Perşembe, Ağustos 17, 2006

teneke trampet



...

masum olmamakla ilgili şarkı geldi aklıma itirafını duyduğumda

yazdıklarını volker'in gözleriyle izlediğimde, büyümeye, öldürmeye,

(başka fiiller aradım çocuklukla-büyümek arasındaki farkı belirleyebilmek üzere ama bulamadım. büyümek, öldürmekle eş ki.
-duyarlılığını yitirme+paylaşımını yok etme+kaygıların önceliklenmesi+yanlızlaşmanın, tekilleşmenin böbürleniciliği+değer yaratamamakla birlikte var olan ve gösterilen değerlerin önemsizleştirilmesi=tüm bunlar kendi "insan" ölümümüz değil midir.-
)
direnen sarı saçlı çocuğun büyüyenlerin katliamlarını duymamak için trampetini durmadan çaldığını, yetmediğinde "çığılığı"yla seslerden kendini uzaklaştırdığını, büyümeye ancak böyle direndiğini...
arada ödüllendirildiğini biliyorum. "asalet" ödülü. duruşuyla, keskinliğiyle, ...
kim masum?
çocukluğun masumiyetinin yittiği an... "yıkanmak istemeyen çocukların" zorla yıkanmaları...
ünsal hoca'nın aynı adlı kitabından bir anlatısı... 40, savaş başlangıcı öncesi askerler insanları manipüle -kandırma, bilincini, insani duygularını eksiltme, yerine koyduğu ya da koyacağını vaad ettikleri ile
-vaad edilmiş topraklar-
bu özün yitirilmesine yol açma-
etmek üzere köy/kasabalara seremonyel yürüyüşler düzenliyorlar. önlere serpiştirilen çocukların yanaklarını okşayarak, anne ve babalara almanya için kutsal evlatlar yetiştirdiklerini söylüyorlar. bu övgüyü alan anne baba seviniyor. o yüzden askerlerin geleceği duyulduğunda çocuklar aklanıp paklandırılıyor, saçları kesiliyor, elbiseler dikiliyor. çocukları daha da beyazlaşsınlar diye çok sıcak sularda yıkıyorlar. ama bazı çocuklar, ama bazı çocuklar, yıkanmamamak için kaçıyor...
kendi yittiği anı sürekli sorgulayan biri, bunu görebiliyor. önce 14ünde, sonra 17sinde SSlere başvurusunun arkasında yatan, katliam arzusu olabilir mi diyor bir yandan; diğer yandan -aşağılarda pek çok buna dair resim var, bosna savaşını başlatan adamın hollanda'da ölmesinin ardından yüzbinler peşinden gitmişti, orda küçük, sarı saçlı bir kız elinde mum, ...- ailenin, yakın çevrenin, uzak çevrenin içinde olma isteği ve duygusuyla -bir çocuk başka ne ister ki?- katılmış olamaz mı?; ama saklamış, ama pişman olmuş ki, teneke trampet'i çıkarmış ortaya;
arınmak.... zımparalasan da çıkmıyor üzerinden, derinden, hayallerinden,
ölüme yakınlaştıkça yaş olarak... itiraf ediveriyorsun...
peki ya...
o "çok" ince çizginin ötesi ve berisi nerde?

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

sylvia plath

yok, artık bir işe yaradığın yok.
tam otuz yıl zavallı kanı çekilmiş bir ayak gibi içinde yaşadım senin kara kundura,
ancak bir soluk...

babacığım, öldürmek zorundayım seni.
ben zaman bulamadan ölüverdin...
mermer gibi ağır, bir torba dolusu tanrı, san fransisco ayıbalığı gibi kocamandı bir ayak tırnağın, iğrenç anıt,

hele o çılgın atlantik sularındaki kafan güzelim nasuet açıklarında mavi sulara fasulye yeşili akıtırdı.

dua ederdim iyileşsin diye.
ach, du.

alman dilinde savaş, savaş, savaş silindirinin yerle bir ettiği o polonya kentinde.
herkes bilir bu kentin adını.
polonyalı dostum bir iki düzine var diyor.

bu yüzden nereye ayak bastın, kök saldın, hiç bilemem.
hiç konuşamadım ki seninle.
dilin yapıştı kaldı damağıma.
dikenli tellere takıldı kaldı.
ich, ich,ich,
güçlükle konuşurdum.
her alman'ı sen sanırdım.
hele o yüz kızartıcı dilin

bir lokomotif, beni bir yahudi gibi çuf çuf alıp götüren lokomotif.
dachau'ya, auschwitz'e, belsen'e.
yahudi gibi konuşmaya başladım.
sanırım pekala bir yahudi olabilirim.

tyrol'ün karları, viyana'nın temiz birası o kadar saf ya da gerçek değildir.
çingene ninelerim ve acayip talihim ve fal kağıtlarımla pekala ben de birazcık yahudi olabilirim.

hep korktum senden, luftwaffe'nden, lafı ağzında gevelemenden.
ve o düzgün bıyığından
hele masmavi ari gözlerinden.

hey tankçı, tankçı, ah sen-
tanrı değil, bir gamalı haçsın
öyle karasın ki hiç bir gökyüzüne geçit vermezsin.

her kadının gönlünde bir faşist yatar,
suratına yer tekmeyi, hayvan
senin gibi hayvan, hayvandır kalbi.

bendeki resminde
karatahtanın önünde duruyorsun baba,
ayağın yerine çenen ikiye ayrık
ama daha az şeytan sayılmazsın bu yüzden,
yoo, küçük kan kırmızı yüreğimi ısırıp ikiye ayıran adam sensin.

daha on yaşındaydım seni gömdüklerinde.
yirmimde ölmek istedim
sana dönmek, sana dönmek istedim.
kemiklerim bile becerir sandım.
ama çıkardılar beni torbadan,
tutkalladılar, yapıştırdılar yeni baştan
o zaman anladım ne yapmam gerektiğini.
bir örneğini yaptım senin,
meinkampf bakışlı, işkence askısı, burgu düşkünü karalar giymiş herif.
sonra, evet dedim, evet, evet.
işte böyle babacığım, sonunda işim bitti.
kara telefon kökünden kesildi,
kımıl kımıl sesler geçmez artık.
bir değil iki adam birden öldürdüm-bana sen olduğunu söylen
ve bir yıl, doğrusunu bilmek istersen,
tam yedi yıl kanımı emen vampiri.

babacığım, sırtüstü uzanabilirsin şimdi.
bir kazık saplı şişko kara kalbinde
hatta köylüler bile sevmediler seni
üstünde dans edip tepiniyorlar şimdi.
sen olduğunu hep biliyorlardı.
baba, babacığım, alçak herif, seninle işim bitti.








Costa-Gavras'ın 89 Music Box filminde Jessica Lang ikinci savaştan sonra Macaristan'dan Amerika'ya göç eden babasının, savaş sırasında kendi ülkesinde nazilerle birlikte işlediği suçlardan dolayı sınır dışı edilmesi karşısında onun savunmasını üstlenir. ama gerçekler ortaya çıktıkça...
Plath'in şiirine rastladım. oldukça ağır bir şiir. hikayesine dair pek net bilgi bulamadım. ancak bu şiirde avusturyalı babası Otto'yu acımasız, kan dökücü, insanlıktan uzak SS subaylarıyla, kendisini de toplama kampına kapatılan masum bir yahudi kızla özdeşleştirir.
"yaşam"ları "yok eden" babaların, kızlarının gözlerine nasıl baktıklarına dair bir soru var kafamda... "yaşamları yok edebilmeyi" meşrulaştırabilenler, gerçi bunu da meşrulaştırabilir...

Pazar, Ağustos 13, 2006

find the difference between the pictures






derslerden birinde "kadınlar" kolleksiyonunun slayt gösterisini yapmıştık. toparlanırken, öğrencilerden biri "neden bizim şehit annelerinin resmi yok?" diye sordu.

asırlarca yaşasam böyle bir soru ile karşılaşabileceğimi düşünmezdim.

"çocuğunu kaybeden annenin acısı her yerde aynı değil mi?" çıkmış ağzımdan. hızla ayrılmıştım,

j & h

tanrı'nın bağlamayı uygun gördüğü ipleri gevşetmek yanlış;
yine fundaların ve rüzgarın çocukları olacağız biz.
evden uzakta, hala senin ve benim için esiyor
harikulade bir rüzgar, kuzey taşrasında.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

travma



duvar dibi

sinmek

korunaklı gelir

görünmek istememek

sırtının dayanması

iç'in yıkımı/sallanması

tüm bir hayat boyunca taşınacak olan görüntü ve sesler

korkmak

anlamını bilmediğin gürültüden korkmak

ev diye bildiğin odalarına girenlerden korkmak

bomba ve kurşun sesleri geceleri çıkıyordu, çığlıkların havalandığı ağızlar aynıydı, çocuktum, korku ve çığlık uyutmuyordu,

Cuma, Ağustos 11, 2006

kural 1

desteğin mi azaldı...
korku yarat!

Perşembe, Ağustos 10, 2006

sayık

katliam

cümlelerimiz tekil şahıslardan oluşur. çoğul, mağluptur tek'in karşısında. tekilleşme hikayesi insanın tarihindeki geri dönüşsüz dönüşmedir, doğanın/tanrının belirlediği cinsiyetten vazgeçmek gibidir.

ve gün gelir

travestisi okunur kendi yüzünde kendi gerçeksizliğinin...
savaş dinçel'in sait faik'i oynadığı oyundan,
akşamları sokakta yürürken sesler duyarmış, gaipten sesler duyduğunu, delirdiğini söylermiş etraftakiler... dinçel, pardesüsü, sapkası ve sahneyi kaplayan gözleriyle döner ve
"gelsin efendim gelsin
asıl bir şişt sesi gelmedi mi fena"
der. Korunaklı odalarda küçük ekrandan yansıyan görüntü ve ses, defeder yitişi, görüntü ve sesler öyle ayarlanmıştır ki "yüzüne yansıtmaz tekliğini"... toplu hareketler içinde yer alıp geleceğini belirleme adına mücadele veren bir kuşağın atıkları olarak özgür iradeyi tüketim mallarını seçerken kullanma... yanılsaması...
akıl, beden karşısında savunmasızdır. beden, acı'yı öteler/iteler/
beden, istediği an aklın önüne geçiverir.
beden, tekleşmenin ağırlığını üstlenmek istemez.
işte o an insan, önce kendini katleder...

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

“Külli aklı bir köşeye atarsanız kendi aklınızı beğenir olursunuz ve o zaman katliam başlar."

katliam'ın resmi


8 ağustos 2006. tel-aviv.

Salı, Ağustos 08, 2006

incecik, kıpkırmızı bir hat


Maybe all men got one big soul where everybody's a part of.
All faces are the same man, one big self.
Everyone looking for salvation by himself.
Each like a coal drawn from the fire.

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

incecik, kırmızı bir hat


What's this war in the heart of nature?
Why does nature vie with itself?
The land contend with the sea?
Is there an avenging power in nature?
Not one power but two?







I remember my mother when she was dying, she was all shrunk up and grey. I asked her if she was afraid, she shook her head no. I was afraid to touch the death I seen in her. I couldn't find nothing beautiful or uplifting about her going back to God. I wondered what it'd be like when I died, to know that this was the last breath you was ever going to draw. I just hoped I could meet it with the same calm she did. Cause that's where it's hidden. The immortality I hadn't seen.

Pazar, Ağustos 06, 2006


burası Lima...



tavernier'in 80 yapımı une semaine de vacances filminde öğretmen, öğrencilerine olması gerektiği kadar ilgi gösterememenin sıkıntısıyla izin alır, kır'a gider, dolanır, konuşur, vs vs vs... okula döner filmin sonunda, masasına geçer, bir kitap açar, ve okur...


Yarısı burdaysa kalbimin
yarısı Çin'dedir, doktor.
Sarı nehre doğru akan
ordunun içindedir.
Sonra, her şafak vakti, doktor, her şafak vakti kalbim Yunanistan'da kurşuna diziliyor.



nazım'ın 'angina pektoris' şiiri...


16 yıl önce izlemiştim. sorduğum soruyu hatırlıyorum.
resimdeki kadın ile ilgili sadece Lima'daki (Peru) bir protestoya katıldığı bilgisi var. elinde tuttuğu kağıtta da 'onlar çocuk, savaşmıyorlar' yazıyor. bir de gözleri...



neden dünyanın bir başka yerinde yaşayan birilerinin yaşadıklarını içinde hisseder insan?

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

er ya da geç....

yıl 1978 Kasım ayı. 28 yıl önce. Julio Simon adındaki polis Jose Pobleta Roa ve karısı Gertrudis Hlaczik ve sekiz aylık kızlarını kaçırıyor, işkence ediyor.

yıl 2006 Ağustos ayı. 28 yıl sonra. Nora Cortinas. Plaza de Mayo Anneleri organizasyonunun başkanı. Mahkeme binası önünde.




"Turco Julian" lakaplı polis memuruna 25 yıl hapis cezası veriliyor.


25. gün

ölü sayısı 968
yaralı sayısı 3,293

Cuma, Ağustos 04, 2006

ayrılırken ülkemizden...


modern dünyanın insanları...

oryantalizm -doğunun insancıllığı ve yüze bakışını egzotizmle eşleştirip, ülkelerinden başka bir ülkede bir süreliğine yaşayabilir oluşlarını dibine kadar kullanan, orta sınıf kaygılarını kuygularını bırakmamış- misafirleri... sizin ülkelerinizin silah sanayiinin gelişmesi adınadır gördüğünüz, duyduğunuz ölüler...

sizi almaya gelen savaş kruvazörleri yanaşırken ve de uzaklaşırken israilin bombalamayı susturması garibinize gitmiyor mu hiç?

sweet home, my sweet home yazılı paspaslarınıza koşunuz.... ard'da bıraktıklarınızın ...

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Çarşamba, Ağustos 02, 2006

Salı, Ağustos 01, 2006