Çarşamba, Nisan 08, 2009

sultan süleyman'a kalmadı dünya,


bir şekilde,
bir şekilde,
bu dünyada bedel ödeniyor...

Cumartesi, Şubat 14, 2009

susanlar....

daha ilk sayfasındayım...

gözyaşları içinde....


daha ilk sayfayı bile bitiremeden bırakıyorum... kapatıyorum sayfaları...


oysa ki bir farenin gözlerinden bahsediyor...

Cumartesi, Ocak 31, 2009

insan masalla yaşamadan edemez ki...

insan masalla yaşamadan edemez ki...

ah Füsun, ah... elinde iki bavul dolusu yazıları olduğunu söylemiştin... gitmeye-yazdığında sana bıraktığını... ve on yıldır,
öteki metinler'i toparladığında ne sevinmiştim
77 günlüklerini içine eklemiş olduğunu gördüğümde de ne kızmıştım sana
hakkın var mı on yıldır bekletmeye...
...
O, güya,
yok, on dört buçuk yıldır.
ama, burada. burada var.
gençken yazdıklarını matbaya vermişler, şu an basılıyormuş.
aradığımda seni, sesini duyduğumda konuşamamıştım. biliyorsun değil mi arayanın ben olduğumu?
...rüyasına girmişsin,
"O, benim bir parçam, ruhumu içinde taşıyor ve ona eziyet ettikçe, bana eziyet ediyor" demişsin...
"insan ağaç dibinde yetişen bir mantar kadar değersiz değil; umudunu kaybetmesin, geleceği bilindiği halde her seferinde insanı şaşırtıp sevindirerek gelen bahara kendini bıraksın, zamana hiç danışmasın"
"üzülmesin" demişsin.
"o üzülünce benim de üzüldüğümü bilsin" demişsin.
hayatımda sadece bir kere "keşke" dedim. sadece bir kere.
"keşke, sesim çıkabilseydi".

Pazar, Ocak 11, 2009

pazar pazar

400 yıllık bir arap ezgisinin günümüz yorumunu dinliyorum, saatlerdir, ne naif, ne huzurlaştırıcı, huzuru artırıcı, ne güzel...

perdesiz, duvardan duvara camları olan evin aydınlığına bakıyorum

huzuru artırıcılığının yanında acıklı bir ezgi, aslında

oturmuş, uzun zamandır zaman ve emek ayırmadığım günlüğüme, yazma ihtiyacı belirip de, kelimeler/cümleler bulmaya çalışırken...

gazze diye adlandırılan o kıstırılmış topraklarda kimbilir kaç kişi öldü
bu süre'de
kaç çocuk annesiz, kaç anne çocuksuz kaldı.
...
tepkiye aldırmayan, sivilleri katledenlerin bu eylemlerini meşrulaştırıp rahat uyuya-yatanlar, siyasi kazanımın ardına düşüp nevri dönenler sadece israiloğulları değil ki....
sivil tepki, insanoluşluğun tepkisi, insan olmak adına içteki vican/huzursuzluğunun ve acının dışa vurumu, sokaklara düşüş olacak ise
ruanda'da da, congo'da da, sri lanka'da da, kabil'de de, şırnak'ta da,
"tepkinin / vicdanın sterilize edilmesi" denebilir mi buna?
bazı katiamları görmezden gelmek/içselleştirme parametreleri/sokağa çıkmanı gerektirmeyen ... nedir?
renkler/kökenler/medeni olmamaları/insanlığın ne üdüğü belirsiz tarihine katkılarının olmayışı mı, tepkilenme güdünü katmerleyen, ya da, hareketsiz bırakan?
adı, ".... devleti, ... devletine/topluluğuna/yöresine mensup ....lileri-ları-leri-katletti" olarak sözcükleniyorsa, fill in the blanks...
ağıtlar, gözyaşları, iç acıları, çığlıklar
...
hep, ama hep aynı değil mi?
...
başka bir soru: seni evinin rahatlığına kilitleyen nedir?

Pazar, Ocak 04, 2009

sadece gözlere bak.... gazze















Perşembe, Ocak 01, 2009

iyi yıllar....


Çarşamba, Aralık 10, 2008

halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor

ne kadar da katılarmış değişmemek üzere, kent yaşamını, modernliği, estetizmi içselleştirmemek için, ellerinden geleni yapmışlar, televizyonların üzerlerine örtülen kanaviçeler ya da duvarlara asılan köy/dağ/tepe/geyik/Hz. İbrahim ve kurban oğlu resimleri dısında...


ne kadar da katılarmış, kabul etmemek üzere, korunaklı mekanları, alanları yetmedi lakin... üyelik sistemleri genişletildi, evlerin duvarları yükseltildi, ancak heryerdeler... kabul etmek olmaz... kent kültürüne uyamayan, kent dokusuna aykırı olanları defedemiyorsak, iç huzurlarını ve iç güvenlerini ezmek en iyisi... sınıflandırarak dışarıda tutmak tek çare...

bazen cıkar tv'ye, cihangiri koruyalım, arnavutkoy'e şunu yaptırmayalım diye sokaklara dökülenler... en önde bildiri okuyan genelde emekli olduğu belli, mahallesinin dışında başka yaşamların kendi hayatına girmesine izin vermediği için eksik-hıkayeli adamlar telaşla, galeyana gelmişçesine bağırırlar... o kadar bellidır ki, başka bir sokakta yürürken tükürüğü biriktiğinde o sokağa tükürebileceği, ya da yan sokaktaki benzer ya da değil başka bir mücadele için yürüyenlere katılmayacağı, onların gürültülerinden rahatsız olduğu ve içinden-dışından küfürler savurduğu... bunu duyabilen sadece karısıdır... o da tepki vermez...

ilkokuldan berı insanın toplumsal bir yaratık oldugu soylendı kazındı beyınlere de... sosyal mosyal değiliz hiçbirimiz... özümüzde yok sosyal olmak... başkasıyla ötekiyle birlikte solumak,


ya hava biterse...

Cuma, Kasım 14, 2008

congo...







Pazar, Kasım 09, 2008


Ey dost
Çünkü sen Tahir’sin
İkimiz ‘bir’ olunca
Oluruz Mahir
Derviş Misali
Ahir de
Fanilik de
Zahir değil
Batin’dir
Akanlar aka durur
Hayat geçe durur
Uzaklıklar elbet kavuşturur
Tek ki içrek yolculuk tamamlanana
Gönül tekrar tomurcuklana

Cumartesi, Kasım 08, 2008


yola çıkmalı,
bu edinme savaşı bitmeyecek
tarlalar ürünleriyle birlikte yakılacak
yılgınlık ve geleceksizlik çocukları en ön safhalara atacak
kadınlar doğurduklarının canı yanacak diye, canı yandı diye, canı yitti diye ağlayacak
resim Congo Demokratik Cumhuriyeti'nden,
isyancılar ile hükümetin birlikleri arasındaki çatışma/ölümcül paylaşım oyunu/savaş nedeniyle köylerinden ayrılıp yola çıkanlardan...
yağmur yağıyor
yola çıkmalı:
etinden doğanın canını, kendi canını kurtarmak için yola çıkanlardan...
anchorman u.d. bu çocuklardan birini en büyük kent'e taşıttı,
pembe yanaklı çocukların yaşadığı sokaklarda gezdirtti
fileli etekli kız çocuklarını ona, onu fileli kız çocuklarına göstertti,
kentin 'cumhuriyet' kadınları ağlamaklı ses tonlarıyla, arada hıçkırıklamalarıyla baş okşadılar
sonra o kız çocuğunu, bir iki p.r. (public relation) uzmanının araya girmesiyle şirket eşantiyonlarını eline tutuşturarak
köyüne, geri gönderdiler....
sadece iki an'lığına gözlere baktığında bile, baktığında bile.....

congo'da yola çıkan diğerleri
















Salı, Ekim 28, 2008

nefesi yasaklamak....

biri aradı... bloglar yasaklanmış dedi... diyarbekir bilmem kaçıncı sulh mahkemesi tarafından....


oysa ki diyarbekir ölü....


yanılsama bu yaşadığımız.... izin verilen alanların dışına çıkmaya çalıştığımızda,

ya da izin verilen alanlar içinde 'onların' erklerine kafa tuttuğumuzu sandığımızla ...


yaşıyoruz....
farkında mısınız?
kolluk kuvvetleriyle asla uyuşmayacağımızı?
kısa bir alan'cıkta gidip geldiğimizi....
bazıları, bu geri dönüşü 'victory' olarak algılama yanılgısına düşecek....
gerçekten, p.m., f.g'yi içten içe desteklediği için mi hala konuşabiliyor?
duvarlar da mı modernize edildi yoksa.... şeffaflaştığını mı düşündük, toplu ayinlerimizde?
hadiyin ordan....
20 cataflam bile yetmez bu ağrıyı dindirmeye.....
....
(bloglarınzın pdf formatında kopyasını alın, ne olur ne olmaz.... k.e. tekrar gelir bakarsınız....)

Perşembe, Eylül 11, 2008

masumiyet müzesi

masum
masumiyet
masumiyetin yitişi/yitirilişi
masumluğa geri dönüş (yitirdikten sonra geri dönülemeyendir, O)

...

çocukluk anılarını hatırlamaya zorladığını farkettiğinde ardı ardına,
neler var orda?

anne vardır, baba vardır; baba, anneye göre çok uzaktadır...

kare sakızlardan çıkan 'artist' resimlerini toplardık, okula gitmiyordum daha, yıldırım mahallesinin o yeni yeni inşa edilen sokaklarında üst katı kapatılamamış terasında kartlarda çıkan şarkıcıların şarkılarını söyleme oyununu oynadığımı hatırlıyorum, okula gitmediğime göre 5 ya da 6 yaşındayım. beynim neden süzüp atmamış o an'ın kokusunu o denli yıl içinde... o terasın karanlığını ve odun kokusunu...

anadolu'nun doğu ucundaki o şehirde babam polis lokalini işletiyordu, gidip gazoz kapaklarını toplar, soğuk bahçeye bakan balkonda biriktirirdim, annem neden ses etmezdi, hatırlamıyorum, torbalar dolusu olmuştu, gazoz kapakları ile oyun oynayabileceğim birileri olur ise onlara bende ne kadar fazla gazoz kapağı olduğunu göstermek için biriktirmiş olmalıyım...

o balkona bakan pencerenin altındaydı uyuduğumuz yatak, soğuk bir şehirdi, kışları aynı odada yer, oturur, misafir ağırlar ve uyurduk. o balkon penceresi,
...
tepe ışığını açtı baba, gecenin bir vakti,
anne ile oğlu birlikte yatıyordu, yaş 7,
anne, içerek eve gelmiş babaya, akşam üzeri birilerinin onu aradığını söyledi,
baba bağırdı, kimse arayamaz beni,
artırdı gerginliğini baba, silahını çıkardı ve ateş etti.
yatan oğlu ve yatakta doğrularak oturan karısının hemen arkasındaki o balkon penceresinden çıkıp gitti kurşun, pencere parçalanmadı, tek bir kurşun deliği...
taşınana kadar yeni cam taktırılmadı, hep hatırlatmak için durdu orda,

yatağın üzerine çıkıp o delikten bakmaya çalışırdım, gözlerimi birer birer yumarak...

o evin dıştandı merdivenleri, ikinci katta otururduk. iri yarıydı ve merdiven çıkarken ayak ön uçlarını merdivene sürterek çıkardı,
o sesleri duyduğum anda yatağa fırlayıp, yorganın altına girip uyur taklidi yapardım.




evlerde deve tabanı denen çiçekler olurdu, dallanır dallanır büyürlerdi, ya da kauçuk denen ev bitkileri, düz dursunlar diye dikilen bir sopanın ucuna içi boş yumurtalar konurdu, neden... hala bilmem... yan daire komşu çocuğunun o yumurtaları gördükten sonra annesine gidip bizim evde saksıda yumurta yetiştirdiğimizi söylediğini de unutmuyorum, belki 3, belki 4 yaşında...

o doğu ilinden, dedemin en batıdaki iline giderdik yataklı vagon’da. darbe öncesi yılların hızında birbuçuk-iki gün sürerdi (o doğu iline gazeteler bir-iki gün sonra gelirdi). tren yolculuklarının o mistik havasını hatırlamaya çalışıyorum, o çocuk halinde saatlerce ne yaptığımı, gördüklerimi, hareket eden dağların-tepelerin-ovaların, gecenin, gündüzün, yıldızların –şu an seyrinin vermiş olduğu anlamların o zaman da olup olamadığını hatırlamaya çalışıyorum- .... muş’ta simit aldığımızı pencereden uzanıp, evde kızartılan köfteleleri parçalayı simit ile yiyişimizi, çok iri zeytini vardı muş’un, tatsızdı, tatvan’dan feribot’a geçişimizi, japon bir turist’e hello deyişimi, ne utanmışım, hala hatırımda, istasyonlardan birinde o kırmızı kazağı giyen... giyeni... bir başkasına benzeme, büyüme isteğini....




ara metin: -
bunları yazma nedenim şu: o nobel’i almış olan, altı yıl yaşadığım, “yürüdüğünde hangi tahtasından nasıl bir ses çıktığını bildiğim’ evi satın almış ve orayı masumyet müzesine çevirecekmiş. yıllar önce duyduğum bir haberdi: brukner apartmanı, kat 2. kat 1, zehra teyzenin’di.... (2005 aralık blog postlarından birindeki karakter) kitabını çıkardı, masamın üzerinde, pembe bir üstü açığın içinde beş kişi, ... benimbenimbenim masum’lukla yaşadığım son yere masumiyet müzesi kurulması....

kimdir bu dalgayı geçen?











yıllar içinde unutmaya çalıştıkların fazlalaştığında daha mı unutulmaz oluyorlar bunlar, akıl hemen bunlara mı yöneliyor...

Cumartesi, Temmuz 12, 2008

Ondört yıl önce rastladı. Bir gazetenin haftalık kitap ekinde çalışan okuldan arkadaşı Prag'a tatile gittiğinde onun yerine bir hafta gidip gelmişti. Telefonları yanıtlıyor, notlar alıyor, sorumluluk vermedikleri için de orayı burayı karıştırıp kitapevlerinden gönderilen kitap ve dergilere bakıyordu. Rafların arasında okumaya değer diye hissettiği tek kitabı, onun kitabını aldı. Boş iki günde bitirdi kitabı. Hikayedeki iki kişinin arasındaki sırlı konuşmalardan yakınlık duymuştu. O sırlı konuşmaları daha önce hiç duymamıştı.

Ankara yolculuklarından birinde onüç ara öykülü, bir bütün metinli masal kitabını hediye etmişti S. Okumaya değil bitirmeye kıyamadı o kitabı. Ondört yıldır hala bitmedi.

Öldüğünü duyduğunda, tavan sıvaları rutubetten ara ara düştüğü, kırık camından kışları kar tanelerinin içeri sızdığı, yer tahtalarının hangi noktasına basarsa nasıl bir ses çıkacağını bildiği o evinde biryerlerden bulup çerçeve içine aldığı mavi tonlu yüz resminin önüne bir mum yakıp karanlıkta duvarlara sarılarak ağladığını hatırladı. Yıllar sonrasında evinin bahçesindeki havuza giderken eline kitap raflarından geçirdiği o ilk tanışma kitabını alıp da güneşlenirken gerilere döndü.

... yazmak istedi ...

... evine döndü, klavyesini açtı ....
Tezer'in, Cesare'nin peşinden O'nun yürüdüğü, kahvesini içerken yazıp okuduğu, dolandığı, kokladığı yolları, kentleri aramaya gittiğini anlattığı bir kitabını okumuştu. Okuduğu o ilk kitapta Turunçlu diye bir yerden bahsediyordu. Haritada aradı, daha detaylılarına baktı. Buldu. Yollandı. Karadan ulaşmayı bilemedi. Denizden uzandı. Yaklaşırken, tekneyi kullanan yaşlı, neredeyse kör denizcinin bir zamanlar O'nu da taşımış olabileceğine eminlikle; kitapta bahsedilen tepedeki evleri görmeye yaklaştıkça yeşil olduklarını farkedip sevindi: kitapta Yeşilevler diye geçiyordu.

Teknenin yanaştığı kıyının yanında sahilden merdivenlerle çıkılan kahvehanelere rastladı. Kahvehanelerin arkasındaki sokaktaki taksi durağını gördü. Bekledi. Bir taksi şoförünün 'bir yere mi gidecektin ağabi?' demesini bekledi. Dolandı. Çay içti. Ayaklarını uzattı. O'nun geçtiği yerler, O'nun konuştuğu, selamladığı, cümlelerine aldığı insanları görüyormuşçasına sevindi.

O'nu bir daha 'hiç' görmeyecek olmanın acı'sını saklarcasına... peşinden gitti.
Zaman çok hızlı geçiyor olduğunda, bugün dünden ve yarından farklı olmamaya yemin eder olduğunda, anıları birbir dizmeye başladı.

Cuma, Mayıs 16, 2008

rad, 11. ayet (gökgürültüsü)

Allah, bir toplumun kaderini, onlar iç dünyalarını değiştirmedikçe değiştirmez.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

anı topla, yaşadığınca...
anılar topla, yaşadığın sürece...
anılar toplayın, yaşadığınız sürece...

lazım olacak...
ponds'un filmlerinden birinde de vardı o kadın: sinema salonu girişinde o küçük dolap-vari alanda sabah seansından akşam seansına kadar izleyecek-lere bilet satan kadın... oğluyla mı ne sorunları vardı, seans aralarında çıkıp o kulübeden bir şeyler çözmeye uğraşıyordu...
liang'ın son filmlerinden birinde de vardı o kadın: bu kadının bir takma ayağı vardı ve bilet satılan küçük cam aralığının kapağını kapattıktan sonra merdivenlerden 'zamanlarca' çıkışı, tak-tık-tak-tuk... mekan değişişi-aynı mekan içindeliği-başka yerlerin olmayışlıkları-
yirmi yıl önce geldiğim bu şehirde ilk gittiğim sinemada gördüğüm -emek- o kadın da yıllar içinde her defasında gördüğümde, kendi içimde canlandırdığım o yakınlık hissiyle orda durdu hep... ne zaman gitsem o ordaydı...
p. yıllar önce şöyle demişti: 'kendinden daha kötü durumda olanları, kendinden daha yalnız olanları, kendine kattığın acınası durumunundan daha acınası durumda olacağına emin olduğun insanların bulunduğu yere, bu yüzden gidiyor olmayasın..?'
'kabul görülebilirliğin yok oluşlukla arttığı bir yer olduğunu çok zaman sonra farkedip, söylediklerine bu nedeni de eklemiştim gerçi, ...'
dışarıdan, film seyretmeye gelenlere bilet satan kadınlar neden geldi aklıma durup dururken...
her gün, her gündeki o her saatin bir öncekinden farksız olması nedeniyle mi?

Perşembe, Mayıs 01, 2008

burası kiev,



burası moskova,
burası kalküta,

burası atina,














burası bağdat,










burası da istanbul

Cumartesi, Nisan 26, 2008

"le paradis, l'enfer, le purgatoire"


in existence, in patience
my heart watches, my heart wilts
a shadow follows the former me
in patience, in existence
i lost myself while searching
i once was, i am still
i was not
i am no more
i lost myself while searching
in wanderings, in dreams
night kills me,, day brings me back
day is lost, life grows short
in dreams, in wanderings
in hope, in waiting,
i dream of life, yet live in dreams
i hide my heart, i blame my heart
of living no more, of dreaming still
in waiting, in hope

Pazar, Nisan 13, 2008

bir küçücük aslancık...




bir küçücük aslancık varmış
çöllerde ko ko koşar oynarmış

babası onu çok severmiş
sen benim ca ca canımsın dermiş

aslan baba harbe gidince
küçüğün ra ra rahatı bitmiş

aslan baba harpte vurulmuş
küçüğü çö çö çölden kovulmuş

...........................................



p.m. iki gündür 98 yazılarını kopyalıyor. söylemek istediğini daha önce yazmış isen söz-cümleleri değiştirmeye girişmenin anlamı yok ki... blog'lanalı beri bu üçüncü yazı... ikincisi 'sokaklar daraldığında' imiş, yine çocuklukla ilgili anılar. sabahtan beri dilimde o çocuk şarkısı, devamının öyle olduğunu bilmiyordum... büyük aslan harbe gitmedi ve çölden de kovulmuşluğum yok... 'annesi onu çok çok severmiş' diye hatırlıyorum, değil babamdan böyle bir ninni/çocuk şarkısı duymayı, kendisini görmüyordum bile... ondan olmalı...

geçen yıl gördüğüm uçsuz bucaksız çiçek tarlaları yerine, bu yıl 'suçları' anımsattı bilinç-altı...

artık her gün birbirinin aynısı... : Hades kenti mahkumluğu

ve

Hayat,
Hayat tek...



bir sekans: aslında böyle bir günde hiç de seyredilmemesi gerekenlerden...mcqueen ve hoffman'ın papillon'undan...


iki yıllık hücre hapsinde görülen hayallerden birinde, yargıçlar sorar, 'suçunun ne olduğunu biliyor musun?' 'ben suçsuzum' der steve, 'o pezevengi ben öldürmedim', 'hayır' der yargıç, 'sen en büyük suçu işledin, sana verilen hayatı heba ettin...'


........................
But your real crime has nothing to do
with a pimp's death.
Well then?
What is it?
Yours is the most terrible crime
a human being can commit.
I accuse you...
...of a wasted life.
Guilty.
The penalty for that is death.
Geliyorum haziranda, umarim bulusuruz...
O ana kadar da mahkumiyete devam

Pazar, Nisan 06, 2008

'düşman neslini rehabilite etme'

Arjantin'de kayıplar intikam alıyor


1978 doğumlu Maria, 2001'de, DNA testiyle kaçırıldığını belirledi. Solcu anne-babası hapiste ölen Maria'nın annesi yakalandığında altı aylık hamileydi.


BUENOS AIRES - Arjantin tarihine 'kirli savaş' olarak geçen 1976-1983'teki askeri diktatörlük döneminde solcu siyasi tutukluların kaçırılıp yasadışı evlat edinilen bebekleri intikam alıyor. 'Kayıplar' olarak anılan 30 bin esirin gizli işkence merkezlerinde doğurdukları yaklaşık 500 bebekten biri olan Maria Eugenia Sampallo Barragan, sahte ailesine açtığı davaya kazanıp bir ilke imza attı. Kayıpların çocuklarıyla ilgili açılan ilk davada, Sampallo'yu yasa dışı yollarla evlat edinerek büyüten 60 yaşındaki sahte anne Maria Cristina Gomez Pinto'ya sekiz yıl, 65 yaşındaki eski kocası Osvaldo Rivas'e yedi yıl, bebeği çifte teslim eden emekli subay Enrique Jose Berthier'e 10 yıl hapis cezası kesildi. Mahkeme Sampallo'ya 'Eugenia Violeta Rivas' sahte adıyla düzenlenmiş kimliği de iptal etti. İnsan hakları örgütlerine göre kirli savaş sırasında tutukluların gizli merkezlerde dünyaya getirdikleri 500 kadar bebeği 'düşman neslini rehabilite etme' adına asker aileleri ya da yakınlarına yasa dışı yollarla verilmişti.
'Büyükanneler' yardım etti 1978'de doğduğu tespit edilen Sampallo'nun intikam süreci ise 2001'de başladı. Sampallo'nun babası Leonardo Ruben Sampallo ve annesi Mirta Mabel Barragan Aralık 1977'de solcu muhalif oldukları gerekçesiyle tutuklanmıştı. Mirta tutuklandığında kızına altı aylık hamileydi. Maria Sampallo, 1977'de kurulduğu günden beri kayıplara ait çocukların yüzde 88'nin gerçek kimliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan sivil örgüt Plaza de Mayo Büyükanneleri'nin yardımıyla gerçeklere ulaştı. Ailesi hapiste öldüğünde Berthier, bebeği Pinto ve Rivas çiftine vermişti. Sampallo 2001'de DNA testi yaptırarak kendi değimiyle Pinto ve Rivas'ın gerçek ailesi değil 'kendisini kaçıranlar' ve 'hayatını çalanlar' olduğunu kesinleştirdi. Ardından sahte aileye 25 yıl hapis istemiyle dava açtı ve amacına ulaştı. "Bunlar benim ailem değil, onlar beni kaçıranlar, beni onlara bağlayan duygusal bağ yok" diyen Sampallo, elindeki fotoğraftaki biyolojik ailesini gösterip ekledi:
'Beni aldattılar, aşağıladılar...' "Benim ailem bunlar. Resmi bir bir evlatlık sözkonusu değil. Bu insanlar sahte doğum tarihi, yeri ve belgeyle beni kendi kızları gibi kaydettirdi. Kendi kendinize sorunuz; kaçırılmış bir bebeğe sürekli kendi kökleri hakkında yalan söylenmiş, her gün kötü davranılmış, aşağılanmış ve aldatılmış olsun. Bütün bunları yapan kişi sevgiyi bilebilir ve hissedebilir mi? Ben derim ki, hayır." Hapiste doğan bebeklerden olup 2003'de kendi gerçek kimliğini öğrenen milletvekili Victoria Donda da kararı "Umarım her bir mahkumiyet kararı gerçeğin inşasına yönelik bir adım olur" diyerek alkışladı.

Perşembe, Nisan 03, 2008

öyle işte...


baya bir önceydi...


kahraman ünvanı alan bir kente sürülmüştük... siyasi görüşünden dolayı sürülen binler/onbinler/yüzbinlercesinden değildi babam... nöbet gününde zuladan amonyak ikramıydı çocukluğumun kentinden, ganita'nın yan tarafında o deniz kenarından, yukarıdaki okulun penceresinden sallanan ellere bakarak gözyaşlarıyla kopmama neden olan... tüm sevgilerim orada kalmıştı....

temel ideoloji belliydi benim için: sorgusuzluk.

doğdugum yıl muhtıra verilmiş

bir, iki yaşındayken üç genç asılmış -otuz küsür yıl sonra tivide dizisini yaptılar, söylenenlere göre baya ağlayan olmuş, -hiç girmeyelim o gözyaşlarına, duygu sellerinde dolananlara- erdal için de yaparlar mı acaba, -hani kemik yaşının onsekizi geçtiği söylenen erdal, o raporu veren adli tıp görevlisi yaşıyor mudur acaba, ya da nasıl içselleştirmiştir o imzasını, düşünsenize, bir imza atıyorsun ve bir çocuk öldürülüyor- o zaman da haberdar olunur mu kara tarihten, bu arada erdal'ı asan adam dün itibariyle marmaris dolaylarında bir okulu gezmiş, sekiz yaşında kravatı açık bir çocuğu eşeğe, kravatını da yularına benzetmiş,-

'bir faşist karşısında faşist olmak istemek' diye bir duygu tanımı var mıdır ki?

altısını biraz geçtiğimde yollarda geleceğini korumak adına yürüyenlere ateş açılmış, yaşadığım kentin meydanından, yıllarca vakit gecirdiğim, yaşadığım, seyrettiğim meydanından...

saat altıda açılan tivi'deki yirmi dakikalık çizgi filmlerden sonraki haber bültenlerinde o günün taranan kahvehaneleri, bombalamaları, ölenlerin adları soyadları yaşları okunurdu... nefes aldığın hayatta, ...

sonra o adam geldi işte, tanklar heryerdeydi... durmadan konuşurdu... resimleri heryerdeydi...

tanıdığım ilk katil....

... dokuz yaşındayken 'artık insanların ölmeyeceği' söylendiğinde bir çocuğa, sevinir haliyle, ben de sevinmiş olduğumu hatırlıyorum, van'ın hükümet konağındaki konuşmalarından birine gittiğimi de...

işte o sürüldüğümüz kentte, 'dışarıdan gelen' olarak biz üç kişiye, ki gençlik de var ser'de... edebiyat ödevi olarak necip fazıl'ın analizi'ni vermişlerdi, kemal'e... almanca derslerinde kaytan bıyıklı biri 'çırpınırdı karadeniz, akan ... ' -unutmuşum devamını- marş'ını söyletirdi dersinde, o yüzden bilmem almancayı... hatta yağmurlu bir gün, bir önceki akşam okul çıkışında aynı yönde evleri olan biz üç erkek ve üç kız yolda yürürken müdür muavini görmüştü, işte o yağmurlu gün, bir üst'üne yetiştirmiş, müdür de girmişti sınıfa, elinde elli santimlik kalın cetvellerden... teker teker adımızı söylüyordu, kafamıza ellerimize vurarak... 'bundan sonra doğru evlere gidilecek değil mi, nazan', 'bundan sonra doğru evlere gidilecek değil mi, korkut', diye... o kent de aynı dinden olup da, farklı mezheplerden olanların birbirini kıtır doğradığı kentlerden biriydi... insanların yüzlerinde 'nefretin' ne olabileceğini okumayı öğrenmek...

o korkulu geceler ve günler herkesteydi, üniversitede altıgen kantine, üzerimize molotof ve kurşunları attıktan sonra kaçıştığımızda, ilk olarak babamı aramıştım, 'sen de karıştın mı olaylara'ydı ilk sorusu...

yıllar içinde ülkenin karış karış satıldığına tanık olduk, kanuni hırsızlıklarla itidar olanlara, iç savaştan ganimet toplayanlara, ...

bu ülkede kent sermayesi kırsaldan gelenleri istemediği için darbe yapıldı

bu ülkede kent sermayesi emek kesiminin güçlenişi kendi aleyhine döndüğü anda darbe yapıldı

bu ülkede kent sermayesi kendini muafazakar diye tanımlayan sermaye güçlenmeye başladığında ...

ülkemde hiç bir zaman ayrıksı/aykırı düşünenlere 'iyi bakılmadı', o kahraman ünvanını alan kentte lise sıralarında otururken bilmem nerede sırasına Ş (orak'a ve çekiç'e benziyor diye) harfini çiziktirdi diye 'alıkonan' yaşdaşımızı okuduğumuzda da, denizlide bir vergi memurunun çekmecesinde lennon'un imagine'inin türkçe tercümesi bulunduğunda soruşturma açıldığını duyduğumuzda da, öğretmenleri gitmesi diye gösteri yapan ortaokul kızlarının toplandığını gördüğümüzde de, bir de manisalı çocuklar var, o manisalı çocuklar...

hiç bir kimse, hiç bir grup, hiç bir iktidar şu ana kadar yapılanların daha ötesinde bir şey yapabilir mi ki?....

Cuma, Mart 21, 2008

uzaklaşıldıkça 'genç' olunan yaşlardan, daha bir sıkı tutulur olur diğer el...

'bırakma' sözü yerine geçer kavrayış...

nice daha 'eller' tutulabileceği düşüncesiyle 'değilen', 'harcanan' eller yoktur artık....




.

Pazar, Mart 16, 2008

pazar pazar

eskiden, ülke insan sayısının onda birinin, yirmide birinin desteğini alan ters söylemcileri kovarlardı o ülkede paylaşım arenasından... şimdi de iki kişiden birinin desteğini alan adamları kovmaya çalışıyorlar... o ülkeye zarar verenler sıralamasında en aşağıda yer alabilecekler oysa ki... ilk sıradakiler hala gevrek gevrek gülüyorlar ya da anıtlarla süslendiriliyorlar iken... üç-dört yıl önce ilk sıradakine adana-seyhan'da bir savcı dava açmıştı, yirmibeş yıl sonra, yirmibeş yıl önce yaptıklarına dair... sürdüler savcıyı... o zaman zarar ziyan sıralamasındaki yer belirleyici olamaz...

paylaşım arenasında zamanında 'pay'lanmışlar, 'pay'larının 'başkaları'na aktarılmasına itirazlanıyorlar... o yüzden gitmeliler...

o kadar ölüme ve acıya rağmen 'ağıt'lar kalıcı olmadı bu ülkede... ne sürülmüş olmanın, toprağından, komşularından, doğduğun, kökleştiğini sandığın ülkenden ayrılmanın hüznü yansıdı şarkılara rembetiko -neşe veren çalgılarına ve ritmine rağmen kulak nasıl da duyar notalara sinmiş gözyaşlarını- gibi, ne tutkulu aşkların sürdürülemezliği karşısında yaşanan ayrılık ya da reddedilişlerin sert ama akan ritimler yarattığı tango gibi, ne de evladını, sevdiğini beklerken okyanus kıyısında 'can alan' denize dualar ederken ağızlardan süzülen fado gibi... ne de kan ve hayat' karışımını yaşamak, direnmek, mücadele etmek adına haykıran, sosa, jara gibi insanlar... ne de ülkesi ikiye ayrıldığında 'ülkem ayrıyken şarkı söyleyemem' diyen feirouz gibi insanlar... oldu bu ülkede... hayatın gerçek, özritmi dışına bilinçli bir çıkıştı bu ülkenin şarkıları...

işte o yüzden, kaybeden sadece ağlar, çığlıklanır bu ülkede... çığlık, meşrulaşır o gibi an'larda... hayatın özritmini balyozlayanlara çığlık atılamaz, ağızlar kapatılır...

bu anlamda kulaklarımdan silinmeyen tek bir haykırış var yarısını aşmış yaşamımda, zırhlı hapishane aracına bindirilip kapılar kapanıp hareket ettiğinde, arkasından 'benim evladım bişey yapmadı, o daha çocuk' diyen manisalı annenin sesi...
.
.
.
oysa ki mart, oysa ki sıcak güneş, oysa ki dallar çiçekli bugün...

Cuma, Mart 14, 2008

. . .



kimi z a m a n ağır basar




Cumartesi, Mart 08, 2008







uzak dur! Sokrat'a baldıran zehirini uzatan kanlı çocuk...


ruhu tırnaklayıp acıtan nasıl bir gerçektir bu?

ben de siz kadar 'ben' idim

ben kadar 'siz' idim:

etimin içine sığınmış bir ruh'um





zehri uzatan kanlı çocuk!

doğan güneşin altındaki parlak teninle fethederken dünyayı,
ruhuna söz geçirmez kanlı nefesinle...
bilmez misin ki gece karanlığı soğuk


ve soğuk titretirken bedenini, fetihlerin anılmayacak bile...


tanrının laneti, ama şeytanın nimeti içinde boğulmuşken, nedir aldığın nefes?


et, kemikten limelenirken toprakta

bilirsin ki

çığlıklanacak ruh, dua edercesine





Cuma, Şubat 29, 2008



herşey bir düşünceden ibaretti....


bedenime girdi sözlerin, tanımaz etmezdim,
'hep yanımda ol, ... ' kalbinin yaydığı sıcağa kal,
üç vakit bile ömürce olabilirdi seninle,
bu ne telaştır,
futbol oynayan çocukların arasına bomba geldi yahudi kentinden, duvarları aşıp, yirmiyedisi gömüldü,
sırp kenti silaha kalktı yine, yaktı yıktı, pek bir bildikliğiyle, anarcasına eski'sini,
sapır sapır dökülüyor ülkemde yaşayan çocuklar, daha yirmisini bile görmemiş, yarin yanağına öpücük kondurmamış,
'modern' görünümlü kadın resimlerini topluyor plazalardaki memure, sadece forward'layabilme erk'ine sahip hayatınca, o, bu, şu'da eklemeler yapıyor, 'modern' olmayan kadın resimlerini...
korku salıcılar!
neredeydiniz? bunca 'ölüm'lerde...
manisa'daki 12 yaşlarındaki çocuklar konulurken zırhlı araca, annesinin bağırışını niye forwardlamadınız? forward tuşu olmadığındandır.
gücü olmayanın, 'hayata tek bir nefes veremeyenin' tepkiselliğinin aldığı görünümün acınasılığı...
acınası...
yemen'den resim...
nasıl da dimdik!
ve çekingen tavrı ellerinde,
bakışlarıyla bakanı, başkalarına göstermek adına görüntüleyeni iteleyen gözleri...
sımsıkı sağlamlığıyla yüzündeki her çizginin bıraktıklarında....

Cumartesi, Şubat 02, 2008

yüzleş(eme)me









hey Haneke!
amy'i dinle... kendi, dünyayla bağlantı cümlelerini p.m.'den oku, tuvalette dizine koyduğun ekranında... kendi dünyanla bağlantı cümlelerini tut'ma... bırak gitsin, arşivlerde geri dönme şansın var olduğu sürece... arşivler sadece yanabilir, ama birileri bir yerlerde mutlaka tutmuştur, iki görüntüyü, kaset çalarlar kalmasa bile sakla dinlediklerini... oysa hayat, hayat'ın tutulmuyor... gidiyor... nasıl hissettin Beny'i? anne ve babası seninkiler miydi?
ulaştığın yerde, dahasını isterken, eldekilerini nasıl da korursun... eldekilerin... iki-üç vietnam meşesinden vietnamlı ellerin rendelediği mobilyaların... dükkanlara daha büyük ekranlarını gördüğünde takılan gözlerin... o sırada Congo'dan haberleri sunuyorsa ara-haber bülteni, hangisine bakıyorsun?
aslında hiç olmamış, hep koruduğunu sandığınla yüzleşeyazdığında birikimlerini düşün... vardır Congo'da bir tatil mekanı... tehlikeli olsa da git, kurtarır mutlaka avusturya konsolosluğu...
formaldehit gazların yayıldığı kasabada seyirciyken, içini dağlardı seyirciliğin... artık bakmıyorsun resimlere... elma iki parça değil, artığı kalırsa eğer uzatırsın... uzatır mısın?

Perşembe, Kasım 22, 2007

aylardır boğazımda, o düğüm...

yitip gitmekti, yitmeye dairdi, son yazılar...

yittim ve de gittim...
"pencerenin kenarından görülebilen bir ağaç dalının üzerindeki gün aydınlığı bile, yaşamanın güzelliğini, yaşıyor olmanın yüceliğini vurup duruyor yüzüme"
bir dünyanın bir başka yerindeki bir kıymığın ele battığındaki acıyı bile paylaşma isteği değil artık bu... süreklilendirmek... gerek yok artık buna... vicdan' saf'laşmanın önüne geçip orda yer ediyor,
nice yüce seslendiricilere, vuruculara, görüntüleyicilere rağmen ve hatta din'lere rağmen
sürüyor işte
tanık olmaktan çıkıp, gidişlere çözüm veren olamadıktan sonra, sürekli tanıklığın anlamı yok ki...
"yaşam, görebilinen kıyı köşelerinden göz kırpıp dururken...."

Çarşamba, Kasım 21, 2007

sukurov

kadın erkeğini buldu
kasıklarını dağlatabildiği sürece orada kaldı
-modern kadın ise güç savaşımına girdi, "aynıyız, eşitiz... safsata..." anlamsızdı bu-

ne zaman ki döşüne gireni tutamayacağını anladı... kadın döş'ünden çıkana tapındı,
kadın kendi erkeğini çıkardığında döşünden, döşüne dolanandan eksiklendiyse, güç bildi, erk bildi çıkardığını...

rakip bildi döşünden çıkardığının döşleyeceği yeri.... o yeri kendisinin bulmasını gelenekleştirdi... gücünden az olanı yeğledi, yeğlettirdi...
kazanırdı bu savaşı... aksine ise itirazlandı... döşünden uzaklaşana, döşünden çıkardığını da ekleyemezdi...

kadın kendi kadınını çıkardığında döşünden, itirazlandı.... kendine benzeyene nefretlendi... kendine güçsüzlüğü ile bezettiğinde kendine acınasılığını ona yansıttı.... ya da acınasılığını kendi yüzüne aynalıyordu.... kendinden güzellendiğinde ise kıskandı için için...

erkek kadınını bulmadı, hiç bir zaman
erkek hep dölünü bıraktığında oradan kalkıp gitmek istedi.
-modern erkek ise orda kalma zorunluluğunu hissederek kalma nedenlerini güçlendirdi... anlamsızdı bu-, döllendirdiği hep orda kalmak isterken ve döşünden çıkardıklarına güvencelik isterken... kendisi, kendisini aradı döşlediklerinde...


ah sukurov, ahhhh!


güç... idiyse... takiplendirdi... gücünü yitirttirdiyse dışlandırdı....
hele de güçten kesiliverdiğinde... kendi ellerini oğlunda gördü... uzaklaştırdı kendini...
oğul anasıylaydı... gücünü kendine ispatlamaya çalışan baba döşlemeye gittiğinde, oğul nefretlendi... annesini korumaya adadı kendini... babası olmalıyken bu... düşüncesiyle...


erk, erkinin sürekliliğini aradı durdu,

kadın ise hep erki taradı, yanında kılmaya çabaladı, yitirdiğinde erk, erkini, başka erk'lere dolandı...


sukurov'un filminde, oğul'un annesini kollarında taşıyışı, başını okşayışı, diğer filminde baba'nın oğluna sarılışı, oğul'un babası'nı koklayışı....




. . .

Pazar, Eylül 23, 2007

inatlaşma

siyaset, inatlaşmaydı, o ülkede...

o ülkenin kurucusunun ilke ve devrimleri..

(öztürkçesi sakıncalı göründüğü için eski dildeki hali ile kullanıldı, bir tamlama, biri öztürkçe biri değil, -çocuktuk ya; kelimenin içindeki ı harfi i harfi olarak okunduğunda "köpekleşme" anlamına geliyordu, ne dikkat ederdik, etmeyenlere ise sınıfça gülerdik, öğretmenlerin kızdığı bile olurdu)

.. elden gidiyor diyerek "hayat"ları ortadan kaldırmaya yemin etmiş adam'dı, "öncelikli olan toplumdur, birey değil" ya da "mülkiyet, öldürücüdür" diyen insanlara karşı "yaratan ile yaradılan arasındaki ilişkiyi siyasallaştıranları" öne çıkaran,


bir diğeri yemeğe doymayan hırsıyla tomtopak hale gelen ellerini, zorla, başının üzerinde (güya sağ'ı da sol'u da bünyemizde birleştiriyoruz anlamını çıkartmaya ıkınarak) birleştirmeye çalıştıran adam'dı, en fazla din adamı ve kadını yetiştiren okulları açan,

bir diğeri, bir zamanlar "elemanı" olan bu adamın kendisinden fazla yiyiyor olmasına içerleyip onun koltuğuna tekrar tekrar oturma hırsıyla "muhafazakar" yalancı kimliğini bastıra bastıra vurgulayan adam ile en tepe'ye, en tepe'ye, bu da yetmez daha tepe'ye yönelmesi sonrasında yerine geçen kadın'dı, ilk adamın kart-kurtlayarak iğdiş ettiği ötekilere, ikinci adamın savaş ilan ettiği ötekilere, bir de iç nefret yaratarak ötekilerin yaşadıkları yerleri terörize etmek üzere dini alet edenleri destekleyen,



kız öğrenci, peruğunun üzerine siyah hasır bir şapka takıyordu, ceberrut akademisyen sınıfa girdiğinde aşağılayıcı edasıyla çıkarttı onu, arkasındaki militer desteğe güveneceğini bilerek...
okulun girişindeki "kent düzenini, iktidarların iktidarlılığını korumayı meslek edinmişlerin" küçük odasında başlarındaki örtüyü çıkarıp peruklarını takarken açılan kapıdan "hallerini" gördüğümde...
sınıflarda gittikçe küçülen varlıklarını, ancak gittikçe bağlandıkları inançlarını gözlerinde okuduğumda....
iktidarlar pek bir sever, inatlaşmayı... geri adımlar iktidarını zayıflatır zira...
bu yaratılan "yok edişlik" içinde dayanma gücüdür oysa ki, çepherinde dünyevi olanın ötelendiği alanı yaratmak ve sağlam tutmak...

Cumartesi, Eylül 15, 2007

- katli vaciptir, dedi adam, O, o en büyük günahı işledi, diyerek devam etti, mahrumlaştırılsın tez elden, kıyılsın, katl'edilsin...

suçlu olan şunu dedi: - neydi o zaman oturup da çağırdığın, ne kadar güçlü kıldın ki?
- yücelttiğinle, asıl olan arasındaki farkların gerçekliğine mi ayırttın?
- arkaladığının gerçeğini mi gördün de, yıpranmış rüzgar gibi esmektesin...
- hınç ile...
- söyle, ey divan'a buyur edilen...

Pazartesi, Eylül 10, 2007

hadi 'adam asmaca' oynayalım, dedi, adamın biri....


Salı, Eylül 04, 2007

.




Pazar, Eylül 02, 2007

. . .

Ölümümüz sonsuzlukla evliliğimizdir.
Peki sır nedir? Allah bir dir.
Güneş ışığı kırılır evin penceresinden girerken
Tıpkı üzüm salkımlarındaki çeşitlilik gibi.
Ama üzüm suyu gibi değil.
Çünkü Allahı'ın nurunda yaşayanlar için nefsin ölümü bir lütuftur.
O ölümü tadan nefs için, ne iyi söyleyin ne de kötü.
Çünkü o artık iyiliğin ve kötülüğün ötesine geçmiştir
...

Cumartesi, Eylül 01, 2007

kururcasına....




inandığı, inancını sürdürdüğü, eksiltmediği, inancına yönelik karşı/başka inançlıların saldırılarına göğüs gerdiği sürece yaşayabileceğini, nefes-

varlık

-lerine değer katabileceğini farkettiğinden bu yana, insan,



"tanrı'ların 4 ayak 4 elli 2 başlı tuaf görüntüdeki insanoğlunu ikiye ayırıp, göbek deliklerinden bağladıkları günden beri kendi diğer tarafını araması" hikayesine eş duygularla dolandığını, dudaklarda solukların, bedenlerinde dünyaların çoğaldığını, ikili tapınaklarında yeryüzünün aynaları olduğunu kendinin ve diğer kendinin, farkettiğinden bu yana, insan,


bedeninden çıkardığına duyduğu bitişsiz, eksiksiz, çoğalan sevgisinde yürüyebildiğini, sarmaladığı, koruduğu, çevrelediği, yücelttiği 'yavrusuna' her baktığında hayatla arasındaki soruların ortadan yok olduğunu farkettiğinden bu yana, insan,








yittikçe/yitirdikçe kuruyorsun...
oğulları öldürüyor, ellerinde güçlü ülkelerin 'öldürücü makinelerine' sahip olabilen diğer oğullar...

hane'ye ölüm haberleri geldiğinde, dökülen sıvalar, yıkılan duvarlar... iflah olabilir mi o ev bir daha... ilk tanıdığım sebahat teyze'ydi, çocuktum, kazaya ramak kala kamyondan atlayarak ölen oğluna 'bir daha hiç sarılamayacağını' bilerek nefes almayı sürdürdü, anlattığında ağladı, anlatmadığında ağladı, andığında ağladı, hep andı...

ülkenin haber bültenleri ağlayan, yırtınan, içini parça parça dağlayan anne, baba, eş, kardeş'lerin görüntülerini verir oldu, savaşı haklılaştırmak için, ama kimse sormadı, neden bu kadar uzun sürdüğünü, bu soruyu sordurmamak içindi tüm çaba,

sorulmadığı, sorgulanmadığı sürece erk'teki sürdürecekti erkini,


odakları çevirtti, yapayanlız dolaşılan toplu binalar inşa etttiler şehrin tüm göbeklerine, seyredilen 'o' görüntülerden insan olarak üzülen insanlar, üzüntülerini gidermek için ya yaratılan düşmana hınçlarını artırdılar ya da alışveriş merkezlerine koştular...




topluca yitme seanslarına girişlerde üst baş arıyorlar, yitmiş'in varlık muamelesi gördüğü kasa önlerinde kuyruklar oluştu nicedir...

Cuma, Ağustos 03, 2007

don't explain...

- ay'ı geçirdin, farkında bile değilsin, nasıl geçtiğinin, ne yaptığının, ne düşündüğünün...
- dur'maktan farklı değil aslında 'har'içinde olmak da,
- kim bunlar?
- nasıl bir döngüdür bu?
- almaya ve edinmeye dayamaları her nefeslerini, sıkışmışlıklarının üre'lediği, dışkı'ladığı değil mi yoksa?
- ertelemeye alıştığında, hayallerini de unutmuyor musun, kısa bir an kısımı'nda hatıra gelmesi için harcadığın vakit zaten yok'latmıyor mu?
- 'aynı'laşmak diye bir şey varmış hakikaten, 'tektipleşmek' içine giriverdiğinde kendiliğinden olagelenmiş zaten...
- mahkumiyet yeri ve biçimini kendin seçebiliyorsun en azından, daha "capable ve presentable" olduğunda...
- kendi dilinde konuş!
- ilkeler ve doğruluklardan bahsetme bana!
- belirginleşecek bir şey kalmadığında peki...?
- hayatta mı?... cepten yemeğe kalkıştığında, iyi tarafı da var bunun kötü tarafı da; biriktirebilmişsin, ne güzel... artık biriktiremeyeceksin, ne kötü...
- görebiliyor musun peki, ...?
- pembe, incilerle dolu, elbiseler vaad edilmiyor aslında, isteyen, kendini bilmeden, duruşunu, durabileceği ve duracağı yeri bilmeden isteyen bizleriz... hayır görüyorum tabi, o da yorgun geliyor, mutfakta bir iki kazala kol, yemekte de göz teması... sonrasında ikimiz de aynı yere bakıyoruz...
- huzur'u yeniden tanımlama zorunluluğuyla tanımladığında bitmişşin işte!
- yitiyorsun be güzelim, yitiyorsun...

Pazar, Haziran 24, 2007

pazar pazar...

hava sıcak
istanbul'un merkezine bakan sokaklarından birindeki evime giderken, sokağın evlerinde afrikalılar oturuyorlar, bir sürü afrikalı

hikayelerini bilmiyorum

geçici ikamet yeri midir burası, göçecekleri ülkeye henüz göçemedikleri için bir süreliğine mi burdalar, çünkü izin vermiyor devlet'im göçmenlere, pazar sabahında, sıcağın dolduğu açık pencerelerinden gelen afrika ezgileri, durdum, yine, bağıra bağıra şehre şarkılarını söylerken,


yıllar yıllar önce de kadıköy sokaklarında tek tek dolanırken bir akşam üzeri eski bir evin açık pencerelerinden sokağa çıkan piyano seslerini duyduğumda da durmuştum,
pek çok şeyi unutur hafıza, yüzlerellersokaklar, neden unutmaz bazılarını...

sokağın başında o adam, zenci/afrikalı, yirmidört saat orda hep aynı yerde hep aynı yöne bakıyor, uyuşturucu kullanıyor, yirmidört saat,

son haftadır elinde bir tavşan var,
pembe bir tavşan
oyuncak bir tavşan

ayakta göğe bakarken saatlerce elinde göğsüne yakın tuttuğu pembe tavşan,
arkası açık kamyonete çıkmış, kasaya sırtını vermiş, soförlüğün üzerine oturtmuş pembe oyuncak tavşanı seyrederken,


hikayesini bilmiyorum, ama bir hikayesi olduğunu biliyorum


çok uzak değil hikayelendirmek, belki yoksulluktan ve de yoksunluktan, beyaz dünyanın ellerinden canlarını kanırtarak alışından, generallerinin tavşan öldürür gibi insanlarını öldürmesinden, "önce gemileri geldi, sonra din yayan misyonerleri, sonra da ShellMobilExonBP"
bir kızı mı var ki?
öteki'nin canı acıyor
kızı ölmüştü iktidara oynayan katillerden birinin, kızlarını öldürdüğü annelerin hissettiklerini hissetmiş midir acaba demiştim kendi kendime... hissetmemiş... öldürmeye devam etme uğraşısında iktidarını katmerlendirerek...
öteki'nin canının acıdığını hissetmemek
başka bir dil konuştuğu için dipçiklenen, hastaneye alınmayan, elleriyle dokuduğu beyaz oyalı tülbentine kan fışkıran ana'nın da, kızı'nın da acısını hissetmemek, oysa o yörenin erk'i romatizmadan fışkıran gözlerini döndüre döndüre yine sahnede, şarabın yanında bir kadeh de kan bulunan sofrasında çalgılıtürkülü eğlencelerini göstere göstererek...
pembe tavşanını kızına verecek olmalı, elinde sıkı sıkıya tuttuğu, şehrin meydanının üzerindeki bulutlarla da "bulut oyunu" oynuyor olmalı,

Pazar, Haziran 10, 2007

. . .




resim meksika'dan.


yıllarını orospuluk yaparak geçiren bir kadının gözyaşları.

il idaresi, emekli orospular için bir ev yaptırmış, bunun için ağlarken çekilen bir resim.


ama başka şeyler de görünüyor tüm yüzünde....







karanlığında açar biri kasıklarını parmaklarını indirip kaldırır, davetkar, yüzünü çamurlamıştır tanrı

dizler kırılır-gerilir, eller yordamını bulur, gezinir, yontulamayan yüzlerin altları gezinir, soyunmak ve girmek üzere aralarına

bırakılıp atıldığında, bir sonrakine,


sırada kim var?


göğüslerine gün beş, saat yedi, hafta elli dokunulan, dökülünen kadın bekler yokuşlu yolun kenarındaki parmaklanan kapısında, gün altıyı, saat sekizi, hafta ellibiri

köşelere geçen yüzünden gelen eller saldırır ellere, yakarır bir dokunuşa, bir bir daha, biraz daha,

kaçınılır eller, yamaçlara koşturanların arkasında, berisinde











ne hüzündür bu, ahh, ne hüzün...

Salı, Haziran 05, 2007





. . . içinde debelendiğimiz korkunç/aşağılık durumların bizatihi müsebbipleri de oldukları fikri, kinimi ve tiksintimi artırıyor.
Artırıyor.
Bu topraklara ne kadar daha dayanabileceğim?
Bu günlerde bazen bunu kestiremiyorum. Hiçbir arsada/alanda/kutuda huzur yok bana. Gözlerden oluşan bir varlığa döndüm. Tüm gördükleri, ruhuna batan.
p.m.

Pazartesi, Haziran 04, 2007

...


Salı, Mayıs 29, 2007

doğan haber ajansı...


Samsun Büyükşehir Belediyesi'ne ait Yılanlıdere Çöp İstasyonu'nda annesi Rabia Kanbay'la birlikte atık kâğıt, karton ve plastik toplayan yedi yaşındaki Yalçın Kanbay, geri manevra yapan dozerin altında kaldı. Yalçın olay yerinde yaşamını yitirirken,




















Yalçın Kanbay'ın cesedi, otopsi için

Cuma, Mayıs 25, 2007

.


Perşembe, Mayıs 24, 2007

izin verilir sınırları aşmaya, kalbinin yarılığını hatırlayasın diye durmadan, durmadan...


Çarşamba, Mayıs 23, 2007

mutluluğun resmini çekmek...


Salı, Mayıs 22, 2007

uçsuz bucaksız bir ova burası...

sabahı sarı
günü mavi
akşamı kırmızı
kırmızı
kırmızı
kan
ölüm
öldürmek
öldürme isteği/eylemi
günler öncesinde, ovada susayıp da aynı suya inmiş gibi karşılaşılanın yazdığından......
Öldürmek sanatında ustayız. Sunaktan süzülen de, arenalarda damlayan da kırmızı yaşam sıvısı. Tanrıların gazabından korunmak için akıttığı kanın dışında hazzı kanırtmak için, cinneti yıkamak için yüzyıllarca gövdede aktığı yerden yeryüzüne akıtılmış kırmızı bir şehvet de kan. Sayız ölüm biçimi için sayısız düzenek ve sayısız ritüel icat etmiş şaşılası bir öldürme sanatı tarihi. Bazılarını kan tutar, bazılarını yaşam.
ova, uçsuz bucaksız güzellikte....
bir nefesi alma anındakinin kuruverdiği söz'ün
ne olabileceğini düşündüm durdum durdum durdum
hala yok sözüm hala yok sözüm
neden bir başka nefes'in gidişi nefes olur bir başka yaşam için?

Pazartesi, Mayıs 21, 2007

like an epiphany...


Pazar, Mayıs 20, 2007

sıcaktan bunaldıklarında...


Salı, Mayıs 01, 2007

seyretmek...


her gün yürüdüğün sokağın öyküsü,
bakındığın,
durduğun,
bir an dursana... ayaklarına bak... ayaklarının altında yıllar yıllar önce, artık hiç bir zaman gülemeyecek bedenlerin üst üste yığılı olduğunu... atabilir misin diğer adımını?
adım atabilir misin?
attığında ezileceklermiş gibi gelmez mi daha da...
ya pencerenden baktığında, deklanşöre basmadan, odakladığın nedir?
bir kurşun
bir kurşun
bir kurşun
gözlerine, göğüslerine ... az önce gözüne çarpan kızadamçocukkadın yığılıverdi
yığıldı
az önce
az önce
yaşıyordu
nasıl baktın o pencereden bir daha?
nasıl baktın...

Cumartesi, Nisan 28, 2007

orta sınıfın laneti....


ülke satılırken, sokakları kan göllerine dönerken, on binlerce genç'lerini yitirirken, ...
aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de tren istasyonuna bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da milyonlar sokaklara dökülmüştü, aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de bir bankaya, bir sinagoga, bir konsolosluğa bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da sadece bin kişi tek meydanında toplanmıştı...
koyun , kendisi olmadığı sürece, bacaklarından asılan diğerleri olduğunda, korunaklı fanuslarında çekirdek çıtlatanlar sokaklara dökülüyorlar... ikiyüzlülüğün laneti ...
bütün bir kuşağı ezen, iğdiş eden, bugün sokağa çıkma nedenlerinin tohumlarını atan adam deniz kenarındaki evinde kaşınırken...
"bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz" diyen adam gevrekçe gülmeye devam ederken...
tüm tersanelerini, tüm tarlalarını, tüm ekmek kapılarını, tüm aydınlıkları satan adamın şürekası yeni yeni fırsatlara atlarken...
evinde oturup, kapılarına sekizinci kilitleri taktıranlar sokaklarda...
çok acıklı

Cumartesi, Nisan 21, 2007

nar'a da, incir'e de gazel....

günlerdir aklımdasın


tüm cümlelerimi kuracağım


tüm senin sözlerinin yansıdığını sunacağım


tüm olan'ı da, olmayanı'da gazelleştireceğim...




belki bir masal,



belki zaten soluk...






beklemek gerek...

Cuma, Nisan 13, 2007

sokaklar daraldığında...


sokaklar daralmışlar

evler, o büyük han kapıları gibi kapılar küçülmüşler


çocukluğumun geçtiği ev

bahçe


kerpiç duvarları sarıya boyardı annemle teyzem yazları dedemi görmeye gittiklerinde

açık yeşile boyamış dayım, görmediğim yıllardır,

incir ağacını budamış tulumbanın suyundan beslenen

erik ağacı da-inmezdik üzerinden ertan'la, avuç içi büyüklüğündeki erikleri dalların üzerinde yerdik- kurumuş... yenisini dikmiş, ama o da kurumuş


büyüdükçe küçülüyormuş evler, bahçeler... ne büyük gelirdi o bahçe!



güvercin kafesi aynı yerdeydi, akşam üzerleri taklalar atarlardı

akşam üzerleri taklalar atıyorlar


akşamın sarısı çatının üzerinde renklenirdi

akşamın sarısı sarmış çatıyı


torunlar vardı yıllar önce, dede'yi görmeye gelen

torunları oynuyordu bahçede,


annesinin kollarındaydı

annemin kollarımdaydım

dayım şeker getirmiş gelirken

dedem şeker almaya götürürdü kıraathanenin yanındaki bakkallara


neval teyzeyle sibel abla yoktular sokakta, birbirlerine bağrışları duyulmuyordu, süt ninem de öldü yıllar önce







sokaklar daralırmış, onu öğrendim, insan büyüdüğünde...


çocukluk iyiden iyiye uzaklaşırmış, onu öğrendim, bir yandan yanına çekmeye çalışırken...





Perşembe, Nisan 12, 2007

a r k a n ı d ö n m e k
v e
g i t m e k

Pazartesi, Nisan 09, 2007

toprağın çektiğini beklerken...

Yipingdong kömür madeni, Çin'in Hunan bölgesi... 4 madenci öldü.




Novokuznetsk kömür madeni, Rusya'nin Sibirya bölgesi... 106 madenci öldü.

bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları

. . .





Pazar, Nisan 08, 2007

adam asmaca oyunu... Jalalabad, Afganistan


Cumartesi, Nisan 07, 2007

bakış... doğu timor


Cuma, Nisan 06, 2007

dua... kasmir


Perşembe, Nisan 05, 2007

güney afrika. . .


Çarşamba, Nisan 04, 2007

şehre bir film geldi...

filmlerin ardı ardına ve soluk soluğa seyredildiği yıllarda,
yüzyıl öncesinde dünyayla kurduğu ses parmaklarıyla piyano tuşu arasında olan ve kocası parmağını kestiğinde yere yığılan kadından, kendini bir çingenenin yatağında kurban veren adamdan, başlangıçtaki sözlere takılı kalmış ağaç gölgesinde ağacın kurumasını ve sulama zamanını bekleyen ardı peşi bağıran oğuldan, zamanın döngüselliğinde/aynılığında/hep aynı olacaklığında bir müslüman arnavutu bir sırp kilisesinde barındıran rahipten, bir kıyı kentinde her erkek sevdiğini öldürür" - wilde'dan ilhamlanarak- şarkısını pencerenin gölgelendirdiği kıvrımlarından seyrederek, erkeklerini, seyreden kadından, hayatındaki kadınları bir düş alemine sokup çağıran, onları bağırtarak danslar ettiren güler yüzlü adamdan, çocuklarını düşlediği hayatlarda bulamadığında, gezinirken onları, herkesin keyfi yerinde demeye çalışan babadan, sevgilerin, düğümlerin, eksik kalışlıkların, ölümlerin, yaşamların, olacak olanların, olmalı demişliklerin, bedenlerin, bedenlere can katan, can alan, can eksilten tüm dokunuşların, tanıdık olmanın, ... hayata tanıklığın, karşındakinin duyduğuna, duyacağına aşina oluşlukların, kendine aşinalığın, -damarlarına yöneldiğinde elindeki kesici, ...-kasıklarına dayadığında yanlızlığından ard'a kalanı, ...-bırakıp gitmenin ve bırakıp gidememenin, ...-ceninlenerek uzandığında bilmediğinin göğsüne, ...-karanlıklarda dolanan ellerin, gözlerini yitiriyor olmanın, ... olmanın ... olmanın ...



nasıl da uzar bu sözcükler, cümleler....
....

Cuma, Mart 30, 2007

başlangıcı geçmişin derinliklerinde kaybolan şehre iade-i ziyaret...


şehir yerle bir olmuştu.
ses de, ışık da, nefes de, tüm renkler de gitmişti... haber yoktu... ulaşılamıyordu hiç kimseye... can derdine düşenler bakınamıyorlardı bile can'lı kalanlara... toprak delinmiş, doğurduğu her şeyi içine çekmişti... sokaklar tersine dönmüştü...
şehrin dağlarına doğru yollandı sağ kalanlar... duvarları kalmayan evlerin yere dökülemeyen, kıvrımlanamayan perdeleri uçuşuyordu toz ve dumanların karıştığı yerde... yılların tüm hatıraları, incikler-boncuklar-biblolar- özenle tozları alınıp sakınılırken, oncası şehrin dibinden gelen suyun içinde batıyordu... dağlarda öbek ateşler görünebiliyordu yıkıntılardan, ard'a bile bakamayanların ateşleri, tek ışıktı... tüm fotoğraflar duvarların arasına sıkıştı...
...
ertesi günlerde yardıma gelinmişti. sahalara uçaklar iniyor, kutularca ilaç ve yiyecek atılıyordu gökten. hiç bir yere gidemeyecek olanlara barınaklar inşa ediliyordu, kumaşlardan... toprağın çekemediği bedenlere ulaşılmaya çalışılıyordu, eşelenerek toprak... kimse cümlelendiremiyordu hiç bir şeyi... toprağın yetinmediğini düşünenler korkuyorlardı, gözlerini kırptıklarında kalplerinin atışı bile sallantıyı benzeştirdiğinden uyuyamıyorlardı...
...
uzak ülkelerin, görüntü aktarıcıları akın etti şehre. kameralarla dolanıp, kaybedişin görüntülerini aktarıyorlardı kaybetmeyi bilmeyenlerin yaşadıkları şehirlerin alıcılarına... betonların ters döndüğü sokağa doluştukları, bir hikayeden diğerine hızla geçtikleri... bir anda, sokağın başında... 18li yaşlarında bir genç belirdi... sokak dondu... tüm görüntü alıcılar ona çevrildi... yüzü yere bakıyordu... yıkıntıların berisinde oturanlara yanaştı... sırtındaki çantasından, oturan sayısı kadar çorap çıkardı, kaç çocuksa çocuk, kaç büyükse büyük çorabı... hiç bir kameraya bakmadı... sokağa uzanarak, uçtu, gitti...
...

Perşembe, Mart 29, 2007

yağ satarım, bal satarım...


kaynakların transferine -bir taraftan alıp diğer tarafa vermeye- dayanan sistemde,

ses çıkarılmadığı sürece elindekini almaya,

ses çıkma ihtimali olanlarda ise ses kaynaklarını yok etmeye,

seslerini çıkaranların ise seslerini kısmaya,

dayanan sistemde...
ellerindekileri daha da artırmak istediklerinde y a d a ellerindeki azaldığında ellerinde bulunanları tekrar görmek istediklerinde...
70'li yıllarda gerek kamuda, gerekse sanayii'de biriken emeklilik fonlarına 80'lerde göz dikilmeye başlandı, Şikago Boğaları Şili'ye aktılar önce, pilot bölge misali, 'başarı' 90'larda diğerlerine de yöneltti...
"gelecek kaygısı" olmadan yaşanan hayatın, geleceğe ulaştığında kaygılara bürünmesi
resim, meksika'dan, devletin "yeni" emeklilik sistemi reformuna tepki verenlere saldırmaya hazırlar'a, şeker satan bir çocuk...

Çarşamba, Mart 28, 2007

Aynı suyun kenarına susamışlığa inmiş gibi...

dîvanım dîvaneliklerle dolu
diyordunuz, indim ağır ağır
dimdik merdiveninden zamanın,
bir ses verin bana, diledim,
bir başlangıç sesi verin dedim
ve dinledim: Bir tüy düşürün
kanadınızdan bu ülkeye, başka
ülkelere uçup gitsin ince usul
kurduğunuz nakış, dediydiniz,
bir tüy ki değdirsin şehirleri
birbirilerine, açsın sesleri
seslere bağlayan giz kilidini,
dağıtsın anlama bürünmüş tüm
anlamsızlıkları, sırrınız size
kalsın, sizde kalmasın sakın,
yaptığınız resimden artık sakının.

Kan kokusu, demiştiniz yüzünüz
yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz
son ses, son anahtar, son korkusuzluk;
söyledim ve hiçbir şey elde edemedim,
doğru; sustum ve kazandıklarımı
ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım;
doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu
ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden
aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler,
silinecek harflerim, parçalanacak taş
tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah
kalacak dîvane dîvanımın kâğıtları:
Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden
külliyen külüm.

cevaben,


bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için.



yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça.

Düş de, gerçek de “kor”un içindeydi, zaten… hangi ‘kıyı’larda biteceğini ancak kestirerek çıkılan yolların içinde bazen ‘durarak’, bazen ‘çıplaklaşarak’, bazen ‘yine durarak’ –nefeslenmek üzere, fırtınanın karşısında yön yitimini önce idrak etmek ve sonra tekrar yerine yönlendirmek üzere-, ama sonunda ‘tek kıyılı’lıkta olunduğunun anlaşılmasıyla…

istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...

tarihlenmek ve soyunmak… tanıklanmak ve sözlendirmek… adına…

her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile...

rüzgar, kor’a değer, üzerinden eser, akar; değer ama yanmaz, eser ama yanmaz, akar ama yanmaz…
selam,
-----------------------------------------------------------------
Uzun bir güzergâhın anayolunu belirlemek çok zor olsa da: İoakim ve Andronikos'la (Uzun Sürmüş....), Bilge Karasu'nun 14.07.1995 de kaybıyla başlandığı açık bu bâb-lara.
Sesin kendini bulması sırasında, İsa'nın son günleri, Virgina'dan mektuplar gibi birkaç zayıf ses ünlemeye çalışmış "durak"ta. Gidilecek bir yön olduğunu bilerek "dur"arak.
"Giden"in -Belki de Filistin- ardından düşen tohum kendini uzun süre bekletmiş içerde kendini. Aylar sonra rayına girilecek ana-hat burdan harlanıyor olsa gerek. Schubert'e bir dip not.
Ana yol 24.12.2005 tarihli postla bulmuş gibi pusulasını. Sonrası, ondan sonrası, pusulanın çıldırtıcı yönlere uzandığı sonrasız bir kıyamet habercisi gibi.
Bunca uzun süre diye soruyorum kendi kendime, "kor"u bunca uzun sürmüş bir yangını elinde tutabilir mi insan? Dahası içine girip soyunabilir mi?
selam,

Salı, Mart 27, 2007

bir köşe yazısı üzerine...




...'li bir annenin işkencedeki oğlu için yazdığı şiiri okuyor. "Cesedini istiyorum Oğlum" diyor anne, "çünkü ancak o zaman emin olacağım acılarının bittiğine."






kısa bir "kendini yerine koyup, hissetmeye çalışma" anını bile "itelemeye, ötelemeye" çalışırken, bizler... o kısacık an' bile dayanılmaz oluyorken...


zamanla körleşmeye çalıştığımızı farkettiğimizde, bizler, sıradanlaştırdığımızda artık, körleşmişizdir artık...






"insanın içini karartan", "karamsar" gibi sıfatlara maruz kalmak...
"gerzek polly anna"vari sırt okşamalara, "diğer taraftan bakmak" yönteminin işe yaradığı "inancına" sahiplerin pembe-beyaz öğütlerine, kısmi hisseden-kısmi düşünen-kısmi algılayan-kısmi anlamlandırabilen'lerin aslında görmeye-bilmeye korkar halde -oysa ki ne de meraklıdırlar- her an "kaçmaya" hazır tavırlarına...
maruz kalmak...
oysa ki, tanıklıktır
tanık olmaktır
hayat, aslında aynalardan geçmek, değil midir?
bir tirad. "...
kaldırın tüm aynaları
kaldırın gerçeğine bulaşamamış tüm suratlarınızı
acıların bile yaşanırlılığına karşı duvarladığınız korunaklılığınızı
ne kadar da oynak aslında zemininiz... cam fanuslar tokuştuğunda kırılacaklar, farkındasınız.
ey,
ezikliğini de, eksikliğini de dillendirmeye korkan, dillendirenden kaçan...
en son ne zaman baktın, duvarındaki aynana...?"

Pazar, Mart 25, 2007

toprak, emse de kanı,
ellere siner, yüreğe iner,
ırak

Cuma, Mart 16, 2007

puslu manzaralar...


doğmak
doğduğunda ağlamak
korunaklılığının bildikliğiyle annenin kalp atışlarını hissetmeye devam etmek
güvenceliliğini hissetmediğin anda çırpınmak
sonra
sonra
emeklemek
sonra
yürümek
sonra arkadaş edinmek
sonra
annenle birlikte pencere önüne dayalı sedirde babanı beklemek
sonra
olmasını istediğin ama olmayanlarla tanışmak
sonra
sonra büyümeye başlamak
karşı çıkmak
karşı çıktığında ne olacağını öğrenmek: yani düzene girmek
sıraya geçmek-sırayı bozmadan sıraları bozmaman gerektiğinin öğretildiği tahta sıralara geçmek-düzgün ayağa kalkmayı-düzgün selam çakmayı-düzgün edilgenliği öğrenir olmak
sonra
sevmek
sevdiğince tercih edilmediğini farketmek
sonra
sevmek
yürütemeyecek katılıkların olduğunu farketmek
ayrılmak
sonra
sonra
dokunmak isteyişlerin tümünün "bir daha hiç görmeyecek olmalara" gebe olduğunu...
sonra
sonra
artık tüm sorularının yanıtlarının karşında olduğunu görmek
direnmenin ve mağlupluğun
haykırmanın ve otoyolların
çığlıkların ve sözsüzlüklerin
hayatın kendisiyle-sana "gelenlerin" ayırdlığının
...
...
...
...
...
...

Salı, Mart 13, 2007

amazon'daki karıncalar

fotoğraf, amazon bölgesinde catterpillar' öncesinde madenlerin nasıl işlendiğini gösteriyor. eski bir fotoğraf. karınca gibi görünenler insan...



altmış anayasasında sendikalaşmaya izin verilmişti. bu, o dönemde belirlenen stratejiyle uyumluydu: kentli endüstriyel işçi sınıfının yaratılması, kent ve kent-yakın bölgelerde sanayinin kurulması, yakın piyasaların tüketme-gücüne ulaştırılması... sermaye ile emek arasında bir uzlaşı doğmuştu, o tarihsel mutlak karşıtlığa rağmen...
devir döndü, bu uzlaşının yeterli olduğu kanaatiyle 80'de darbe geldi. sendika liderleri tutuklandı, işkencelerden geçirildi, sendikalaşma yasaklandı, görece daha ılımlılığa geçildiğinde de farklı stratejilerle sürdürüldü, sendika liderleri statükonun içine çekildi, milletvekili oldular, pasiftiler, güçsüzdüler, edilgendiler, işçi kesimi atomize edildi, parçalandı, korkudan, ekmeksiz kalmaktan, güvencesizlikten, ne yapacağını bilememekten, yanlız ve desteksiz kalmaktan...
sokaklara çıkanlar coplandı, işten atıldı, alnının teriyle, ellerinden çıkan meta'ya gittikçe yabancılaştırıldı, nesneleşti, değersizleşti, iş mahkemeleri, iş hukuku hep aleyhineydi...
fabrika'da, bir işçi tuvaletin kapısına aylık muhasebesini yazmış....
aylık ev kirası
telefon-elektrik-su
çocukların okul masrafları
aylık mutfak masrafı
toplamış
aylık gelirini yazıp çıkarmış
edilgenleştirme
pısırıklaştırma
eli-kolu bağlı bırakma
ümitsizleştirme'de ulaştıkları başarının örneğidir, diye anlatmak istedim.
tuvaletin arka kapısına atılan bir çığlık
amazondaki karıncalar gibi...

Perşembe, Mart 08, 2007




işyerlerinde girişteki güvenlik elemanlarının ellerinde pembe karanfiller vardı bugün, KADIN çalışanların ellerine tutuşturdukları,
sevgilisine çiçek yollayan/alan erkekler gevrek gülüşleriyleydiler,
bugun kadın oluşluğun kutlu günü değildi oysa ki,
cinsiyet üzerine faşizmini dayatanlara, beden ayrımcı egemenlere, ard'da bırakan tarihsel ölümcül yaşanmışlıkların sürgitliğine,
çığlık günüydü oysa ki,

Çarşamba, Mart 07, 2007

by Tolstoy...

The truth was, that life was meaningless. Every day of life, every step in it, brought me, as it were, nearer the precipice, and I saw clearly that before me there was nothing but ruin. And to stop was impossible; to go back was impossible; and it was impossible to shut my eyes so as not to see that there was nothing before me but suffering and actual death, absolute annihilation...

Pazartesi, Mart 05, 2007

...


Pazar, Mart 04, 2007

vahşet mimarları...

sümsükleştirilmek
suskunlaştırılmak
ilkesizleştirilmek
iliksizleştirilmek
hiçbir eylemin sonuç vermeyeceğine, aksine vücudundan bir parçanın, ruhundan parçaların ayırılabileceğini örneklendirerek inandırmak, pısırıklaştırmak
el ile, emek ile, yürek ile, ter ile yaratılan tüm değerleri değersizleştirmek

korkutmak
korkuyu her yere, her sokağa, her umuda, her ilişkiye, her söze, her kitaba, her görüntüye, her ezgiye şırınlamak

korkutmak

bilhassa öldürmek, bilhassa iğdiş etmek, bilhassa yaralamak, kısır bırakmak, aciz bırakmak








yap ki güc'e tehlike oluşmasın...,



vahşet'in mimarları, hala oradalar...

Cumartesi, Mart 03, 2007


Cuma, Mart 02, 2007

...

guatemala, sadece kadın oldukları için şiddete maruz kalan ve ölen kadınların resimleri... resimlerde kalanlar...





............................................................................

günlerdir, aylardır, yıllardır,
"bir daha hiç göremeyecek" olmanın duygusunun korkusunu tahayyül ediyorum. son günlerde seyrettiğim tüm filmler, sanki seçilmişler gibi bu korkuyu yansıtıyor bana, ya da, düşünce, odaklandığında daha belirgin seçer oluyor... annesi kardeşini doğururken ölen kız çocuğu, kardeşinin yüzüne eğilerek "katil" diyor... israilli askerlerin, düğün ertesi sabahında anne-evine uğrayan gelini öldürmeleri sonrasında kardeşini yerde sarıp sarmalayan filistinli, haykırıyor, göğe bakarak... işkence gördüğü için ciğerleri ödem yapıp ölen adamın oğlu, "bir daha hiç gelmeyecek" diye ağlıyor... "bir daha hiç göremeyecek olmak"...


korku kendi memesini emerek, büyüyor da büyüyor...

Perşembe, Mart 01, 2007

...


Çarşamba, Şubat 28, 2007

...


Salı, Şubat 27, 2007

...


Pazartesi, Şubat 26, 2007

..


Pazar, Şubat 25, 2007

...


Cumartesi, Şubat 24, 2007

.

Cuma, Şubat 23, 2007

.

Perşembe, Şubat 22, 2007


...


Çarşamba, Şubat 21, 2007

......


Salı, Şubat 20, 2007

... bağdat yolları


Pazartesi, Şubat 19, 2007

...


Pazar, Şubat 18, 2007

...


Cumartesi, Şubat 17, 2007

...


Cuma, Şubat 16, 2007

...


picture of 2006

Perşembe, Şubat 15, 2007

bağdat


Çarşamba, Şubat 14, 2007

l.c.

yara izi, sözcük ete dönüştürüldüğünde meydana gelir...

Salı, Şubat 13, 2007

namlunun ucu...


Pazartesi, Şubat 12, 2007

oğul odası...


kaşmir'de bir gözyaşı...

Pazar, Şubat 11, 2007

iran

.

Cumartesi, Şubat 10, 2007

iki elma, beş pirinç...



Cuma, Şubat 09, 2007

havana...

.

Perşembe, Şubat 08, 2007

yolculuk...

.

Çarşamba, Şubat 07, 2007

...


Salı, Şubat 06, 2007

.


Pazartesi, Şubat 05, 2007

somali...


Pazar, Şubat 04, 2007

oysa ki...

yazmadığın bir hikayede
uzun
ya da kısa vadede
az bir az keşfediyorsun, öteki olabilmeyi, yerine koyabilmeyi, geride durabilmeyi... öğreniyorsun

oysa ki diyerek çıkarmaya çalıştım,
günlerdir boş sayfalar,
çıkaramıyorum.
bahara tanışıklı gökyüzüne,
"kentin karalığı"nı çevreleyen gök aydınlığına,
cıvıldaşan -sokağımda yok çocuklar, ama olan bir sürü sokak olduğu eminliği ile- çocukların gülyüzlülüklerine,
tam şu an özsuyundan sıyrılıp hayata tanışan bir tay'ın, kabuğunu gagalayıp hayata çıkan bir serçe'nin doğuşlar'ına,
'bir elmanın ikiye kesilip, bir parçasının bir başka ele uzatıldığına' eminliğime
rağmen
rağmen
girdaplığı ve karalığı ve katranlığı ağır basıyor, "görünen ve duyulanın"
içine doğulan bu dünyanın iyiye gitmeyecek, değişmeyecek olmasının yarattığı ümitsizliği
her an, her an sıkılan bir kurşunun alıp götürdüğü bir soluğun olacağını biliyor, bilecek olmanın -neden her soluğun ölüşü içimden bir soluk koparıyor, kim olursa, kuzeyde, güneyde, doğuda, ...?- yarattığı ümitsizliği
... bırakıp kaçamıyorsun,
yazmadığın bir hikayede... karşıdan bakıyorsun, herşeye yıldızlardan daha uzak daha uzak...
taşıyor, bu beden, bu ruh
artık hiç bir şey besleyemiyor
artık hiç bir şey yeşertemiyor

Cumartesi, Şubat 03, 2007

oysa ki,



oysa ki,
biliyorduk
"su gibi akmak"ın ne demek olduğunu...
1 is 1
1 are 2
you are me
i am you
tango'sunu dinlediğimiz her anın "tek"leşmeye açıklandığını...
ateşler, uçuşmuştu
rüzgar, yanmıştı
gök, akmış
sular, delinmişti
...

Cuma, Şubat 02, 2007

oysa ki,


çanağımızda,

çömleğimizde,

çıkın'ımızda,
beslenme çantamızda,
yüreğimizde,
hep, iki elma vardı...
aldığımız tad'ın, karşımızdaki de o tad'ı aldığında katmerlendiğini ne de iyi bilirdik...

Perşembe, Şubat 01, 2007

oysa ki...



oysa ki,
akşam üzerleri,

eve dönüşler,
gölgeler el'el'e tutuşurken...


oysa ki,
mahallelerde, sokaklarda çocuk sesleri...




babamın ellerimi tuttuğunu,
annemin ellerimi tuttuğunu,
hatırlıyorum

Çarşamba, Ocak 31, 2007

ispanya...

Salı, Ocak 30, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...



timor,
sokaktan geçerken bir nişancının...

Pazartesi, Ocak 29, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Pazar, Ocak 28, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Cumartesi, Ocak 27, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


beyrut...

Perşembe, Ocak 25, 2007

Dink'in "çutağı"*nın sorduğu...
Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.
bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak bir bebekten katil yaratmak
* ermenice 'keman' demekmiş. bir eş için söylenebilecek, başka bir sıfat olabilir mi?

Çarşamba, Ocak 24, 2007

14 yıl önce bugün de yollardaydı bu ülke insanı...



'uğur'lar olsun demişti insanlar

bugun ise 'sarı gelin'
çok fazla irdelediği ve konuştuğu için bombalanan'ın ardından
çok fazla irdelediği ve konuştuğu için kurşunlanan'ın ardından
toplumsal duyarlılığın artık 'çok şeyi' değiştireceği umud'undan bahsediliyordu, 'mumlar' çoğalacaktı
'herkes ermeni'ydi, herkes müslümandı, herkes ...'
'herkes tek bir kişiydi'
'hepimiz insandık'
ruh'ları Şad'olsun...

Salı, Ocak 23, 2007

hiç birşey değişmeyecek...

A Palestinian girl holds a banner depicting ten-year-old girl Abeer Aramin during a commemoration ceremony at her school in the West Bank village of Anata, near Ramallah. Abeer was critically wounded during a protest against the controversial Israeli barrier in Anata and later died in hospital.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

hiç birşey değişmeyecek...


Pazar, Ocak 21, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Cumartesi, Ocak 20, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Cuma, Ocak 19, 2007

vurulduk, ey halkım!

kara,
daha ne kadar kara olabilir...


Perşembe, Ocak 18, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Pazar, Ocak 14, 2007

yüzler, sayılar, ölüler, ırak...



Cumartesi, Ocak 13, 2007

ışıltısızlık



bazen, limanda gemiler olurdu

artık, ne gemi yanaşıyor kente, ne de bir gemi ayrılıyor kentten...
artık, kenttekiler, hiç bir yere ulaşmıyorlar...

Çarşamba, Ocak 10, 2007

burası da Fas... orda da binlerce kayıp, binlerce faili meçhul...


iktidar, iktidardır kuzeydegüneydebatıdadoğuda.
ve öldürür...

Salı, Ocak 09, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Pazartesi, Ocak 08, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Pazar, Ocak 07, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Cumartesi, Ocak 06, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Cuma, Ocak 05, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Perşembe, Ocak 04, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Çarşamba, Ocak 03, 2007

hiç bir şey değişmeyecek...


Salı, Ocak 02, 2007

beklemek...





bekledim,
yeniydi yıl
yeni kelimelere gebedir, dedim.
değildi.
bir yandan...
taşıyamıyorum, gördüklerimi...
ağırlığı gözlere basıyor gittikçe daha da...
eylemsizlik ve edinimsizlik 'idam ipi' gibi boyunda...
diğer yandan...
diğer yandan...
belki, belki de bunu arama yılı olacak bu yıl...

Pazartesi, Ocak 01, 2007

yıl'ın baş'ı

"eğlendik" denemez, ama eylendik,

nişantaşı'na karar kılındı,
yenildi
içildi
12'de sarılındı

vatan'ı satanların çocukları
vatan'ı satanlara ses çıkarmayanların çocukları
'liberal ekonomidir', 'her şey mübahtır' diyenlerin çocukları
'tersanelerine bile çoktan girilmiş' ülkenin çocukları
kenan/çelik/vokalliğinde onuncu yıl marşıyla girdi 2007'ye
ellerindeki ateşleri, "diğerlerinin" kafasına atarak
kavga ederek
onu bunu pandikleyerek
ve
ve öldürerek
adem, bitkisel hayatta
annesi
babası
arkadaşları
'çıktık açık alınla' diyenlerden birinin ellerinden çıkan kurşun ile vurulan 'adem'i bekliyorlar taksim ilk yardımın kapısında
beyni ölmüş, adem'in...
cümlemize 'iyi yıllar'
-----------------------------------------------------------------------------
yorum,
Refah Partisi İstanbul’da yerel seçimleri kazandığında, Beyoğlu’nu güzelleştirme klanının mensupları; “Eyvah, çilingir sofraları sokaklarda kurulamayacak. Laiklik elden gidiyor” diyerek; Nişantaşı’nı beyaz Türkler’in yeni mekanı olarak taçlandırmaya başlamıştı. O andan itibaren de İstiklal ve Taksim’i varoş gençliğine emanet ettiler. Son giden de Vakko oldu İstiklal’den.

Ne ilginç tesadüftir ki RP-AKP derken, ellerinde biraları; üç milyona bir sigara paketinden daha ucuza aldıkları hapları yutup geliyorlar. Durakların üstüne tırmanıp, turist kızları mıncıklayıp, AKP’li Belediye’nin düzenlediği tekno-lazerl şovlar eşliğinde kopuyorlar. Gençler, 30’unu geçmiş şehir efsanesi hatunları müzik eşliğinde koparken; daha bir hafta önce cafede hesabı ödeyecek parası olmadığını şaka yollu cep kamerasına söyleyen genç kafasına seken bir kurşunla yığılıyor. Ambulanslar gelemiyor, azgın kalabalıktan. Çünkü toplu ayin var..

Çok şükür laiklik elden gitmedi, tekno müzik-lazer-uyuşturucu tam gaz…
Nişantaşı azınlığına ise geçmiş olsun.
Son kez oranın tadını çıkarsınlar çünkü bundan sonraki hedef :Nişantaşı
Birkaç yıl sonra yandan yandan diyerek Nişantaşı’nda kopacağız.

Pazar, Aralık 31, 2006

the picture of 2006



















anthony enso, 23, saint bernard yakınlarındaki hastahanede oğluna sarılıyor. 900 kişinin kayıp olduğu guinsaugon köyündeki toprak kaymasında oğlu kurtulmuş, ancak karısı hala kayıp. 13 şubat, filipinler

Cumartesi, Aralık 30, 2006

yıl'ın son'u...

devam edemedim

saddam, idam edildi
eta, ateşkesi saldırıyla bozdu
endonezya'da 500 insan feribot faciasında kayıp
aynı'lığın, sürgitliğin, bir yılında da, sonunda da... aslında aynı olan resimlerin altlarına, aynı aynı...
yıllar öncesinin bir türk filminden, özdemir erdoğan'ın sesinden...
aynı siyah güneş
aynı siyah
aynı susayış
aynı gülüş
aynı
aynı, aynı
aynı, aynı
dışarıda, taksim meydanından gelen "eylence gürültüleri" sararken odanın içini...
bu yıl, iki şey oldu
1. günah, asla çıkmaz... taşınır...
tanrı'nın affedeceği düşüncesi, insanoğlu'nun "günah sonrasında" yaşayabilmesi için gerekli olan tek güvence... ama bazen, vicdan o güvencenin had'lerini zorlayıp da çıkınca
çıkınca
çıkmak üzere her şeyi delince... -grass'ın hikayesi, bu yılın hikayesidir, bu hepimizin hikayesidir aslında-...
günahlar/ taşındığı sürece... arınmak
saflaşmak
derinin/ruhun/... yenilenmesi... mümkün değil...
2. "güzellik" fetişliği had safhaya ulaştı....
kendi yaratılışına karşı hareket etmeye kalkan bir insanın çekeceği ceza kendisi gibi davranmak istediği zaman artık bunu yapamayacak durumda olmasıdır.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . devamı gelecek
kıyılardakuytulardayolunyollarınkenarlarında
duran
ellerde taşınan incikli boncuklu şaşalı kutulara torbalara bakan -ne düşünürler- çocuklar için bayram -topluca neşeli hissetme hali- yok ise...
ne elimiz, ne gözlerimiz uzanmıyorsa...
neyse...
'güzellik fetişliği'nde kalmıştık.
pek de güzel olmayan kız çocuklarını bilirsiniz. hafif tombuldurlar. saçları iki örgülüdür genellikle. hele de tek çocuklar ise, annelerinin biricik güzel kızlarıdır, aynanın önünden ayrılmazlar.
orhan oğuz, yıllar öncesinden kalma bir filminde bir cüce ile travesti'nin hikayesini anlatırdı... ola ki dönersem ıslık çal, anlayayım orada olduğunu, temalı bir film. unutamadığım, yer etmiş iki sahne vardı. evinin oda kapılarından birini açtığında travesti arkadaşı, onlarca basket topu yuvarlanmıştı odasının içinde, cücenin...
"arzu nesnesi" olmak-beğenilmek-kabul edilmek-vazgeçilemeyen olmak...
bazen kabul görmemeyi adlandıramazlar,
bazen tanımlamanın "korkunçluğundan" uzaklaşmak için bastırılır da bastırılır...
ama bazen bellidir bu...
hiç bir zaman kabul edilmeyecek olmak-hiç bir zaman arzu edilmeyecek olmak-her zaman ama her zaman "farkedildiğinde" üzerine uzanan gözlerin sözlerinden korkarak yaşamak zorunda olmak-"farkedilmekten korkar hale gelmek"
"gecelik sex partneri" bulunan şehir barlarında sonlara kalındığında yaşanan "koşturmacanın" acıklığı...
"doğrudan satış" objelerinin ekranı bölerek gösterdiği, karşılaştırdığı iki yüzün, iki bedenin, iki kalçanın, göğüsün sol taraftaki görüntüye benzeyenin sağdakine bakarak içinde uyandırdığı "umut"un acıklığı...
keskin darbeli-kanırtıcı dialoglu nip-tuck'ın karakterlerini izlemeye devam...

mynet reklam vermiş, msn'e... konuşurken alt tarafta "aşkı bulma fırsatının" yöntemini söylüyor. 3 ay fiyatına 12 ay abonelikle Aşkı Bulma Fırsatı. Mynet Arkadaşım yıllar önce halıcıoğlu'nun o viran evlerinde yaşayan birini tanımıştım, eski kömürlükten düzenleme evinde tel dolabında yiyecekleri, gaz sobasının borusuna eklenmiş askılıkta, lavaboda yıkanmış çamaşırları, ama çapraz ayaklı tahta masasında bilmem kaç inç'lik ve ram'lik bilgisayarı, ekranda açık "konuşma pencereleri" ... ne'yi aradığı ne kadar da aşikardı!, ... ,

Salı, Aralık 26, 2006

2006, Eylül ayı, hatırlamak adına...

sadece yapraklar dökülmedi... "ev"in içine girdiler, korku saldılar...
hayatın renksizliği karşısında...
ilkokul çocukları silahlandılar...
iki kule devrildi, ardından yüzbinlerce bomba...
kayıplar, yine...
mücadele de... öyle...

Pazartesi, Aralık 25, 2006

2006, Ağustos ayı, hatırlamak adına...

ağustos, kanlı geçti...
ağustos'ta çalıştı çocuklar...
ağustos'ta yağmurlar yağdı...
ağustos, hep kanlı geçti...
ağustos'ta yine savaşlar vardı...
ağustos'ta yine dualar edildi...
ağustos'ta başka topraklardakileri öldürüp öldürüp evlerine döndüler çoğu...

ağustos'ta yine yağmur yağdı...
ağustos'ta bazen ışık vardı, bazen ışık yoktu...

ağustos'ta "birileri" yine mücadeledeydi...

Pazar, Aralık 24, 2006

2006, Temmuz ayı, hatırlamak adına...

yüreğim çizildi, temmuz'da...
seyirci kaldım, temmuz'da...
andım sadece... elma bile gönderemedim... temmuz'da...

ellerim kirlenmedi, temmuz'da....
oturdum... temmuz'da...
ölmedim, yine bu temmuz'da...
kin kusmak, değmedi bile... temmuz'da...
koca ülke, koca şehir yıkıldı, yüreğimde temmuz'da...

ulaşamadım...

temmuz'da....

Cumartesi, Aralık 23, 2006

2006, Haziran ayı, unutmamak adına...

haziran'da da cennet oradaydı...
huzur'un maviliği ve aklığı yürekleri doyururken... tibet
tek başınalığı, kıstırılmış yanlızlığa değdirmeden... terbiye edilememişlerin arasında üzerindekileri soyunmaya çabalarken...
sokakta kalan bir anne çocuklarını sinek ısırmasın diye tüllerken... doğu timor
eller, eller yine uzanırken... gazze

haziran'da ölmek zorken... timor
gönül, umuda salınamazken... yine ispanya
umuda salmam gayri gönlümü
ne severim bir başka kimseyi
ne de eyvallah derim sana
toprak damların geberesi soğuğunda
ufacık bir selam da bile... can ararım...


roketler, gelip geçerken... bağdat

büyüdüğünde kirlenmiyor ki dünya... kaşmir

Perşembe, Aralık 21, 2006

2006, Mayıs ayı, hatırlamak adına...

yine geldi bahar... kaşmir
bazı kasabaları, ülkeleri es geçerek... orta doğu
dikenli teller örüldü çepeçevre çevremize...
çalıştık, çalıştık, yorulduk... bolivya

dullar, şanssızlık getirir diye dışlanıp durdular... hindistan

afetler sürdü... jakarta

Çarşamba, Aralık 20, 2006

2006, Nisan ayı, hatırlamak adına...

inşaat sektörü kar marjlarını giderek artırdı... hindistan
doğa, kendine yapılanların intikamını almaya devam etti... seller, dalgalar, sallantılar ile... romanya
ekmek için... çalışıldı... afganistan

güçsüz, dövüldü, dövüldü... nepal

nisan çiçekleri açtı, afganistan'da bile...


68 gençlerinin torunları yaktı paris'i...

bu arada, yolu da yarıladık...

Salı, Aralık 19, 2006

2006, Mart ayı, hatırlamak adına...

yansımalar, yanılgılar, sokaklar, akışlar, duruşlar, bakışlar, ... yemen
çernobil'in yirminci yılına rağmen etkileri bu yıl da sürdü gitti... ukrayna
miloseviç öldü, ardından yüzbinler ağladı, "insanlıklarını" diğerlerinin ölümleri üzerine inşa edenler "huzur" içinde uyumayı sürdürdüler... belgrad
başkanlık seçimi yapıldı, binlerce insan kurşunlandı... kongo demokratik cumhuriyeti
uçurtmalar uçuruldu göklerde... lahor
"öteki" içeride miydi, dışarıda mıydı, yine bilinemedi... ohio
shell, kazanmaya devam etti, diğer altı kızkardeşi gibi.... nijerya

çocuklar, kaçamak oyunlarını sürdürdüler...


ve tüm güzelliklerini...

Pazartesi, Aralık 18, 2006

2006, Şubat ayı, hatırlamak adına...

doğa, mucizeviliğini korumayı sürdürse de... çin
ölmeye devam etti... senegal
çocuklar yine ağladılar... lübnan
aşık olmak cezalandırıldı... endonezya


mücadele, ey mücadele... tek'de olsa sürdü... west bank, israil

kaybolanlar kaybolmaya, kaybedenler de kaybolanları aramaya devam etti... arjantin

Pazar, Aralık 17, 2006

2006, Ocak ayı, hatırlamak adına...


gözler de, eller de bağlanmaya devam etti... filistin




müslümanlar da, yahudiler de, hristiyanlar da dualar ettiler...

sago madeni'nde ölümü bekleyen madenci kömür karanlığında mektup yazdı... virjinya
"herkese söyle, hepsini diğer tarafta göreceğim... uykuya dalmak o kadar da kötü değil... seni seviyorum..."


göç'enler, göçtükleri ülkelerden defedilip durdular... ispanya ve mısır

kurban bayramı Ocak ayındaydı, kurbanlar kesildi, kurban etleri dağıtıldı... hindistan

Çarşamba, Aralık 13, 2006

13 aralık 1980 saat 02:50


.

Pazartesi, Aralık 11, 2006

sevinç

P.I.N.O.C.H.E.T. ÖLDÜ
bir ölüme sevinmek...




bu dünyada yüreği dağlanmalıydı
umarım, öbür dünya vardır
ve Allende ve Victor Jara ve stadyumlarda, meydanlarda, parlemento binasında ölen/öldürülen/kaybolan/yürekleri-gözleri-elleri dağlanan binlerce şili'li onu orada bekliyordur
2 gün sonra erdal eren'in asılışının 26. yılı... ey tarih! yap bir güzellik...

Pazar, Aralık 10, 2006

pazar pazar


"kurban olduğuna inanmak, bütün kimliğini kurban olmanın acısı-öfkesi üstüne inşa etmek insan olmanın, yetişkin bir dünyalı olmanın sorumluluklarından koruyor. bütün dünyanın size borçlu olduğuna inandığınız anda her şeyin mubah olduğu o serin çocukluk günlerine dönmüş oluyorsunuz." y.t.



yaratılan o korkulu dil'in dışında yaşamaya savaşmış, evrensel olan "insan" dilini keşfederek yüzyıllar boyunca yaşayabilir kalmaya ödüllendirilmiş adam, stocholm'de konuştu, "durmaya/olmaya/yaşatmaya/dürüstlüğe" karşı duranları, babasından kalan yarım'lığı tamlayan öz-öyküsüyle tokatladı...

yaşadığı şehri, dünyanın merkezi kıldığını, bu şehirden beslendiğini, "hayatı görüyor olmanın ayrıcalık" olduğunu vura vura...


bu şehir
bu istanbul şehri
hayat'a tutunmak/tutunamayan olmak, ne irkiltici bir kelime... tutmak ve takılı olmak, yani kökleşmek, daha anlamlı değil mi? bu şehrin seyircisi haline gelen yüzbinler içinde, "kurban" oluşluk diline başvuruşumuz kolaycılığımızın derin hazinliği... kök salamıyor olmak... kendini yıllarca yaşadığın şehire "misafir" hissetmek...
.

sokaklarından geçmek ile sokaklarında takılı kalmak... ayrımındaki gibi...

bunun için miydi yoksa, tüm sınırları "ihlallerim"? gündüz gözünün kaybolduğu anlarda... iç'teki hyde'ı besleyen, biraz kurban oluşluğa inanmak, biraz görmeyi ve dokunmayı geciktirmek, hep ama hep,

ayna'nın gösteren ve simli tarafları gibi...









fotoğraflar, keşke film çekmeyip hep resimlese gördüklerini' dedittiren n.b.c.'den...

Perşembe, Aralık 07, 2006

d ü r ü s t o l m a k




sadece




d ü r ü s t o l m a k

çocuklar...

Çarşamba, Aralık 06, 2006


Salı, Aralık 05, 2006

kore savaşı

Pazar, Aralık 03, 2006

p.i.n.o.c.h.e.t.



hastahane'ye kaldırmışlar, hafta sonu
kalbi sekteye uğratmış, diyorlar
ama hala yaşıyor
hala
ilginç olan
destekleyenlerin hastahane önünde sevgi/sadakat/minnet/'lerini göstermek için toplanmaları,
"be strong President" yazmışlar yollara

Pazar, Kasım 26, 2006

fatima el-nejar


dokuz çocuk annesi
fatima el-nejar
57 yaşında
gazze
israilli askerlerin yanında kendini patlatıyor

Çarşamba, Kasım 22, 2006

jö nes vi pa avek ma solitüd

Bazen daha fazladır her şey



bazen değil, hep, fazlalık yüreğindedir, gözlerinle gördüklerinde, duyduklarında...
hatırla,
güneşe ve göğe yakınlığında bir sabah,
atların savrulduğunu gün doğumunda, doğumlarında...


Bir eşikten atlar insan Yüzüne bakmak istemez yaşamın O kadar azalmıştır anlam



anlam yok oluyor zamanla,
yok olur zamanla,
kendi varlığın...
sabahları, taksim-bostancı dolmuşlarına giderken...
hava, gittikçe soğuyor...
ya da geçen yıl, doğum yılımda, nevi-zade'de otururken
karşı'ya giden otobüslerin çalışan motorlarının egzosları'nın bitiminde yaşlı bir kadın durur, bilir misiniz? ısınır, egzos sıcaklığında,
seksenlerini aşmış, o kadını berisindeki mukavva topladığı büyük çuvalı çekerken gördüğünde
sen, ben, o sıcaklığı bedenlerde arama telaşında iken...
ya da
ya da
şu an
dünyanın bilmem nerelerinde ...
kardeşim anlattı. kiev'de, metro girişinde bir mobilya mağazasının reklam broşürlerini dağıtan yaşlı adamı gördükçe içinin ağladığını...
bir benden daha mı var?


O zaman hemen git radyoyu aç bir şarkı tut Ya da bir kitap oku mutlaka iyi geliyor Ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar

sokağımın altında travestiler, sokağımın üzerinde de orospular oturur, yazında da kışında da, yılların,
bazen geçerken yanlarından, gözleri değer,
haftasonlarının radikal eklerini, sıcak fırın ekmeğini, salamını, yumurtasını isterken bakkal'dan, sabahın köründe
onlar üç liralık prezervatif isterler...
ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k
ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k ç ı ğ l ı k
değil midir bu?

Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor


hatırlar mısın, güneşi batırmaya ve doğdurmaya niyetlendiğin o dağ tepesinde dolanırken, suların altında şırıldar ve şarıldarken,
elini uzattığında kayanın kıvrımında ya da elin uzandığında diğer el'e, ne zaman kirlendiğini bilmeden/hatırlamadan "arınmaya yöneldiğin" an' ve an'ları?

Ama fazla da üzülme hayat bitiyor bir gün Ayrılıktan kaçılmıyor Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür Ömür imtihanla geçiyor Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem



yıllar oldu, nasıl da hatırımda hala... ahmet altan, daha hürriyet'te yazıyordu, on beş yılı aşmış olmalı, bir yazısı vardı, ... evinde... gaipten, annesi sesleniyor... diyor ki
"sen neden yanlızsın yavrum?
nerde sevdiklerin? nerde bıraktın onları?"
reggianni plaktan "yanlızlığımla başbaşayım" derken,
Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem



kimleri unutmadık ki... yüzlerini, seslerini... arada kokular geldiğinde... geçmiş ise zaman birlikte... nedir alıkoyan tekrarını?


Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir Bir şiirden bir sözden Bir melodiden bir filmden



yu ar olveys on may maynd' da ya da şubert'in piyano tuşlarında dolanırken, ayrı ülkelerdeyken, dememiş miydin bana, "bu şarkılar, bizim... senin ile benim" diye...

Geçirip güzelleştirmeden can dayanmıyor Yıldızların o ışıklı fırçası azıcık değmeden Bu şahane hüzün tablosu tamamlanmıyor Ama fazla da üzülme hayat bitiyor


biliyorum bittiğini, bazen
beklemiyor muyuz?
bana, sadece bir kere sarılmıştın. ayrı bir şehre gittiğimizde.
soğuk odada.
pis şilteli-ince süngerli otel odasında.
"napabilirim ki Oğlum" demiştin, ellerinle sardığın sırtıma vurarak...
oysa ki ben senin sarılmayı hiç bilmediğini düşünmüştüm, ...


bir gün Ayrılıktan kaçılmıyor Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür Ömür imtihanla geçiyor Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem gitmem Unutamam acı tatlı ne varsa hazinemdir Acının insana kattığı değeri bilirim




küsemem Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir

Salı, Kasım 21, 2006