Perşembe, Kasım 22, 2007

aylardır boğazımda, o düğüm...

yitip gitmekti, yitmeye dairdi, son yazılar...

yittim ve de gittim...
"pencerenin kenarından görülebilen bir ağaç dalının üzerindeki gün aydınlığı bile, yaşamanın güzelliğini, yaşıyor olmanın yüceliğini vurup duruyor yüzüme"
bir dünyanın bir başka yerindeki bir kıymığın ele battığındaki acıyı bile paylaşma isteği değil artık bu... süreklilendirmek... gerek yok artık buna... vicdan' saf'laşmanın önüne geçip orda yer ediyor,
nice yüce seslendiricilere, vuruculara, görüntüleyicilere rağmen ve hatta din'lere rağmen
sürüyor işte
tanık olmaktan çıkıp, gidişlere çözüm veren olamadıktan sonra, sürekli tanıklığın anlamı yok ki...
"yaşam, görebilinen kıyı köşelerinden göz kırpıp dururken...."

Çarşamba, Kasım 21, 2007

sukurov

kadın erkeğini buldu
kasıklarını dağlatabildiği sürece orada kaldı
-modern kadın ise güç savaşımına girdi, "aynıyız, eşitiz... safsata..." anlamsızdı bu-

ne zaman ki döşüne gireni tutamayacağını anladı... kadın döş'ünden çıkana tapındı,
kadın kendi erkeğini çıkardığında döşünden, döşüne dolanandan eksiklendiyse, güç bildi, erk bildi çıkardığını...

rakip bildi döşünden çıkardığının döşleyeceği yeri.... o yeri kendisinin bulmasını gelenekleştirdi... gücünden az olanı yeğledi, yeğlettirdi...
kazanırdı bu savaşı... aksine ise itirazlandı... döşünden uzaklaşana, döşünden çıkardığını da ekleyemezdi...

kadın kendi kadınını çıkardığında döşünden, itirazlandı.... kendine benzeyene nefretlendi... kendine güçsüzlüğü ile bezettiğinde kendine acınasılığını ona yansıttı.... ya da acınasılığını kendi yüzüne aynalıyordu.... kendinden güzellendiğinde ise kıskandı için için...

erkek kadınını bulmadı, hiç bir zaman
erkek hep dölünü bıraktığında oradan kalkıp gitmek istedi.
-modern erkek ise orda kalma zorunluluğunu hissederek kalma nedenlerini güçlendirdi... anlamsızdı bu-, döllendirdiği hep orda kalmak isterken ve döşünden çıkardıklarına güvencelik isterken... kendisi, kendisini aradı döşlediklerinde...


ah sukurov, ahhhh!


güç... idiyse... takiplendirdi... gücünü yitirttirdiyse dışlandırdı....
hele de güçten kesiliverdiğinde... kendi ellerini oğlunda gördü... uzaklaştırdı kendini...
oğul anasıylaydı... gücünü kendine ispatlamaya çalışan baba döşlemeye gittiğinde, oğul nefretlendi... annesini korumaya adadı kendini... babası olmalıyken bu... düşüncesiyle...


erk, erkinin sürekliliğini aradı durdu,

kadın ise hep erki taradı, yanında kılmaya çabaladı, yitirdiğinde erk, erkini, başka erk'lere dolandı...


sukurov'un filminde, oğul'un annesini kollarında taşıyışı, başını okşayışı, diğer filminde baba'nın oğluna sarılışı, oğul'un babası'nı koklayışı....




. . .

Pazar, Eylül 23, 2007

inatlaşma

siyaset, inatlaşmaydı, o ülkede...

o ülkenin kurucusunun ilke ve devrimleri..

(öztürkçesi sakıncalı göründüğü için eski dildeki hali ile kullanıldı, bir tamlama, biri öztürkçe biri değil, -çocuktuk ya; kelimenin içindeki ı harfi i harfi olarak okunduğunda "köpekleşme" anlamına geliyordu, ne dikkat ederdik, etmeyenlere ise sınıfça gülerdik, öğretmenlerin kızdığı bile olurdu)

.. elden gidiyor diyerek "hayat"ları ortadan kaldırmaya yemin etmiş adam'dı, "öncelikli olan toplumdur, birey değil" ya da "mülkiyet, öldürücüdür" diyen insanlara karşı "yaratan ile yaradılan arasındaki ilişkiyi siyasallaştıranları" öne çıkaran,


bir diğeri yemeğe doymayan hırsıyla tomtopak hale gelen ellerini, zorla, başının üzerinde (güya sağ'ı da sol'u da bünyemizde birleştiriyoruz anlamını çıkartmaya ıkınarak) birleştirmeye çalıştıran adam'dı, en fazla din adamı ve kadını yetiştiren okulları açan,

bir diğeri, bir zamanlar "elemanı" olan bu adamın kendisinden fazla yiyiyor olmasına içerleyip onun koltuğuna tekrar tekrar oturma hırsıyla "muhafazakar" yalancı kimliğini bastıra bastıra vurgulayan adam ile en tepe'ye, en tepe'ye, bu da yetmez daha tepe'ye yönelmesi sonrasında yerine geçen kadın'dı, ilk adamın kart-kurtlayarak iğdiş ettiği ötekilere, ikinci adamın savaş ilan ettiği ötekilere, bir de iç nefret yaratarak ötekilerin yaşadıkları yerleri terörize etmek üzere dini alet edenleri destekleyen,



kız öğrenci, peruğunun üzerine siyah hasır bir şapka takıyordu, ceberrut akademisyen sınıfa girdiğinde aşağılayıcı edasıyla çıkarttı onu, arkasındaki militer desteğe güveneceğini bilerek...
okulun girişindeki "kent düzenini, iktidarların iktidarlılığını korumayı meslek edinmişlerin" küçük odasında başlarındaki örtüyü çıkarıp peruklarını takarken açılan kapıdan "hallerini" gördüğümde...
sınıflarda gittikçe küçülen varlıklarını, ancak gittikçe bağlandıkları inançlarını gözlerinde okuduğumda....
iktidarlar pek bir sever, inatlaşmayı... geri adımlar iktidarını zayıflatır zira...
bu yaratılan "yok edişlik" içinde dayanma gücüdür oysa ki, çepherinde dünyevi olanın ötelendiği alanı yaratmak ve sağlam tutmak...

Cumartesi, Eylül 15, 2007

- katli vaciptir, dedi adam, O, o en büyük günahı işledi, diyerek devam etti, mahrumlaştırılsın tez elden, kıyılsın, katl'edilsin...

suçlu olan şunu dedi: - neydi o zaman oturup da çağırdığın, ne kadar güçlü kıldın ki?
- yücelttiğinle, asıl olan arasındaki farkların gerçekliğine mi ayırttın?
- arkaladığının gerçeğini mi gördün de, yıpranmış rüzgar gibi esmektesin...
- hınç ile...
- söyle, ey divan'a buyur edilen...

Salı, Eylül 04, 2007

Pazar, Eylül 02, 2007

. . .

Ölümümüz sonsuzlukla evliliğimizdir.
Peki sır nedir? Allah bir dir.
Güneş ışığı kırılır evin penceresinden girerken
Tıpkı üzüm salkımlarındaki çeşitlilik gibi.
Ama üzüm suyu gibi değil.
Çünkü Allahı'ın nurunda yaşayanlar için nefsin ölümü bir lütuftur.
O ölümü tadan nefs için, ne iyi söyleyin ne de kötü.
Çünkü o artık iyiliğin ve kötülüğün ötesine geçmiştir
...

Cumartesi, Eylül 01, 2007

kururcasına....




inandığı, inancını sürdürdüğü, eksiltmediği, inancına yönelik karşı/başka inançlıların saldırılarına göğüs gerdiği sürece yaşayabileceğini, nefes-

varlık

-lerine değer katabileceğini farkettiğinden bu yana, insan,



"tanrı'ların 4 ayak 4 elli 2 başlı tuaf görüntüdeki insanoğlunu ikiye ayırıp, göbek deliklerinden bağladıkları günden beri kendi diğer tarafını araması" hikayesine eş duygularla dolandığını, dudaklarda solukların, bedenlerinde dünyaların çoğaldığını, ikili tapınaklarında yeryüzünün aynaları olduğunu kendinin ve diğer kendinin, farkettiğinden bu yana, insan,


bedeninden çıkardığına duyduğu bitişsiz, eksiksiz, çoğalan sevgisinde yürüyebildiğini, sarmaladığı, koruduğu, çevrelediği, yücelttiği 'yavrusuna' her baktığında hayatla arasındaki soruların ortadan yok olduğunu farkettiğinden bu yana, insan,








yittikçe/yitirdikçe kuruyorsun...
oğulları öldürüyor, ellerinde güçlü ülkelerin 'öldürücü makinelerine' sahip olabilen diğer oğullar...

hane'ye ölüm haberleri geldiğinde, dökülen sıvalar, yıkılan duvarlar... iflah olabilir mi o ev bir daha... ilk tanıdığım sebahat teyze'ydi, çocuktum, kazaya ramak kala kamyondan atlayarak ölen oğluna 'bir daha hiç sarılamayacağını' bilerek nefes almayı sürdürdü, anlattığında ağladı, anlatmadığında ağladı, andığında ağladı, hep andı...

ülkenin haber bültenleri ağlayan, yırtınan, içini parça parça dağlayan anne, baba, eş, kardeş'lerin görüntülerini verir oldu, savaşı haklılaştırmak için, ama kimse sormadı, neden bu kadar uzun sürdüğünü, bu soruyu sordurmamak içindi tüm çaba,

sorulmadığı, sorgulanmadığı sürece erk'teki sürdürecekti erkini,


odakları çevirtti, yapayanlız dolaşılan toplu binalar inşa etttiler şehrin tüm göbeklerine, seyredilen 'o' görüntülerden insan olarak üzülen insanlar, üzüntülerini gidermek için ya yaratılan düşmana hınçlarını artırdılar ya da alışveriş merkezlerine koştular...




topluca yitme seanslarına girişlerde üst baş arıyorlar, yitmiş'in varlık muamelesi gördüğü kasa önlerinde kuyruklar oluştu nicedir...

Cuma, Ağustos 03, 2007

don't explain...

- ay'ı geçirdin, farkında bile değilsin, nasıl geçtiğinin, ne yaptığının, ne düşündüğünün...
- dur'maktan farklı değil aslında 'har'içinde olmak da,
- kim bunlar?
- nasıl bir döngüdür bu?
- almaya ve edinmeye dayamaları her nefeslerini, sıkışmışlıklarının üre'lediği, dışkı'ladığı değil mi yoksa?
- ertelemeye alıştığında, hayallerini de unutmuyor musun, kısa bir an kısımı'nda hatıra gelmesi için harcadığın vakit zaten yok'latmıyor mu?
- 'aynı'laşmak diye bir şey varmış hakikaten, 'tektipleşmek' içine giriverdiğinde kendiliğinden olagelenmiş zaten...
- mahkumiyet yeri ve biçimini kendin seçebiliyorsun en azından, daha "capable ve presentable" olduğunda...
- kendi dilinde konuş!
- ilkeler ve doğruluklardan bahsetme bana!
- belirginleşecek bir şey kalmadığında peki...?
- hayatta mı?... cepten yemeğe kalkıştığında, iyi tarafı da var bunun kötü tarafı da; biriktirebilmişsin, ne güzel... artık biriktiremeyeceksin, ne kötü...
- görebiliyor musun peki, ...?
- pembe, incilerle dolu, elbiseler vaad edilmiyor aslında, isteyen, kendini bilmeden, duruşunu, durabileceği ve duracağı yeri bilmeden isteyen bizleriz... hayır görüyorum tabi, o da yorgun geliyor, mutfakta bir iki kazala kol, yemekte de göz teması... sonrasında ikimiz de aynı yere bakıyoruz...
- huzur'u yeniden tanımlama zorunluluğuyla tanımladığında bitmişşin işte!
- yitiyorsun be güzelim, yitiyorsun...

Pazar, Haziran 24, 2007

pazar pazar...

hava sıcak
istanbul'un merkezine bakan sokaklarından birindeki evime giderken, sokağın evlerinde afrikalılar oturuyorlar, bir sürü afrikalı

hikayelerini bilmiyorum

geçici ikamet yeri midir burası, göçecekleri ülkeye henüz göçemedikleri için bir süreliğine mi burdalar, çünkü izin vermiyor devlet'im göçmenlere, pazar sabahında, sıcağın dolduğu açık pencerelerinden gelen afrika ezgileri, durdum, yine, bağıra bağıra şehre şarkılarını söylerken,


yıllar yıllar önce de kadıköy sokaklarında tek tek dolanırken bir akşam üzeri eski bir evin açık pencerelerinden sokağa çıkan piyano seslerini duyduğumda da durmuştum,
pek çok şeyi unutur hafıza, yüzlerellersokaklar, neden unutmaz bazılarını...

sokağın başında o adam, zenci/afrikalı, yirmidört saat orda hep aynı yerde hep aynı yöne bakıyor, uyuşturucu kullanıyor, yirmidört saat,

son haftadır elinde bir tavşan var,
pembe bir tavşan
oyuncak bir tavşan

ayakta göğe bakarken saatlerce elinde göğsüne yakın tuttuğu pembe tavşan,
arkası açık kamyonete çıkmış, kasaya sırtını vermiş, soförlüğün üzerine oturtmuş pembe oyuncak tavşanı seyrederken,


hikayesini bilmiyorum, ama bir hikayesi olduğunu biliyorum


çok uzak değil hikayelendirmek, belki yoksulluktan ve de yoksunluktan, beyaz dünyanın ellerinden canlarını kanırtarak alışından, generallerinin tavşan öldürür gibi insanlarını öldürmesinden, "önce gemileri geldi, sonra din yayan misyonerleri, sonra da ShellMobilExonBP"
bir kızı mı var ki?
öteki'nin canı acıyor
kızı ölmüştü iktidara oynayan katillerden birinin, kızlarını öldürdüğü annelerin hissettiklerini hissetmiş midir acaba demiştim kendi kendime... hissetmemiş... öldürmeye devam etme uğraşısında iktidarını katmerlendirerek...
öteki'nin canının acıdığını hissetmemek
başka bir dil konuştuğu için dipçiklenen, hastaneye alınmayan, elleriyle dokuduğu beyaz oyalı tülbentine kan fışkıran ana'nın da, kızı'nın da acısını hissetmemek, oysa o yörenin erk'i romatizmadan fışkıran gözlerini döndüre döndüre yine sahnede, şarabın yanında bir kadeh de kan bulunan sofrasında çalgılıtürkülü eğlencelerini göstere göstererek...
pembe tavşanını kızına verecek olmalı, elinde sıkı sıkıya tuttuğu, şehrin meydanının üzerindeki bulutlarla da "bulut oyunu" oynuyor olmalı,

Pazar, Haziran 10, 2007

. . .




resim meksika'dan.


yıllarını orospuluk yaparak geçiren bir kadının gözyaşları.

il idaresi, emekli orospular için bir ev yaptırmış, bunun için ağlarken çekilen bir resim.


ama başka şeyler de görünüyor tüm yüzünde....







karanlığında açar biri kasıklarını parmaklarını indirip kaldırır, davetkar, yüzünü çamurlamıştır tanrı

dizler kırılır-gerilir, eller yordamını bulur, gezinir, yontulamayan yüzlerin altları gezinir, soyunmak ve girmek üzere aralarına

bırakılıp atıldığında, bir sonrakine,


sırada kim var?


göğüslerine gün beş, saat yedi, hafta elli dokunulan, dökülünen kadın bekler yokuşlu yolun kenarındaki parmaklanan kapısında, gün altıyı, saat sekizi, hafta ellibiri

köşelere geçen yüzünden gelen eller saldırır ellere, yakarır bir dokunuşa, bir bir daha, biraz daha,

kaçınılır eller, yamaçlara koşturanların arkasında, berisinde











ne hüzündür bu, ahh, ne hüzün...

Salı, Haziran 05, 2007





. . . içinde debelendiğimiz korkunç/aşağılık durumların bizatihi müsebbipleri de oldukları fikri, kinimi ve tiksintimi artırıyor.
Artırıyor.
Bu topraklara ne kadar daha dayanabileceğim?
Bu günlerde bazen bunu kestiremiyorum. Hiçbir arsada/alanda/kutuda huzur yok bana. Gözlerden oluşan bir varlığa döndüm. Tüm gördükleri, ruhuna batan.
p.m.

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Salı, Mayıs 29, 2007

doğan haber ajansı...


Samsun Büyükşehir Belediyesi'ne ait Yılanlıdere Çöp İstasyonu'nda annesi Rabia Kanbay'la birlikte atık kâğıt, karton ve plastik toplayan yedi yaşındaki Yalçın Kanbay, geri manevra yapan dozerin altında kaldı. Yalçın olay yerinde yaşamını yitirirken,




















Yalçın Kanbay'ın cesedi, otopsi için

Cuma, Mayıs 25, 2007

Salı, Mayıs 22, 2007

uçsuz bucaksız bir ova burası...

sabahı sarı
günü mavi
akşamı kırmızı
kırmızı
kırmızı
kan
ölüm
öldürmek
öldürme isteği/eylemi
günler öncesinde, ovada susayıp da aynı suya inmiş gibi karşılaşılanın yazdığından......
Öldürmek sanatında ustayız. Sunaktan süzülen de, arenalarda damlayan da kırmızı yaşam sıvısı. Tanrıların gazabından korunmak için akıttığı kanın dışında hazzı kanırtmak için, cinneti yıkamak için yüzyıllarca gövdede aktığı yerden yeryüzüne akıtılmış kırmızı bir şehvet de kan. Sayız ölüm biçimi için sayısız düzenek ve sayısız ritüel icat etmiş şaşılası bir öldürme sanatı tarihi. Bazılarını kan tutar, bazılarını yaşam.
ova, uçsuz bucaksız güzellikte....
bir nefesi alma anındakinin kuruverdiği söz'ün
ne olabileceğini düşündüm durdum durdum durdum
hala yok sözüm hala yok sözüm
neden bir başka nefes'in gidişi nefes olur bir başka yaşam için?

Salı, Mayıs 01, 2007

seyretmek...


her gün yürüdüğün sokağın öyküsü,
bakındığın,
durduğun,
bir an dursana... ayaklarına bak... ayaklarının altında yıllar yıllar önce, artık hiç bir zaman gülemeyecek bedenlerin üst üste yığılı olduğunu... atabilir misin diğer adımını?
adım atabilir misin?
attığında ezileceklermiş gibi gelmez mi daha da...
ya pencerenden baktığında, deklanşöre basmadan, odakladığın nedir?
bir kurşun
bir kurşun
bir kurşun
gözlerine, göğüslerine ... az önce gözüne çarpan kızadamçocukkadın yığılıverdi
yığıldı
az önce
az önce
yaşıyordu
nasıl baktın o pencereden bir daha?
nasıl baktın...

Cumartesi, Nisan 28, 2007

orta sınıfın laneti....


ülke satılırken, sokakları kan göllerine dönerken, on binlerce genç'lerini yitirirken, ...
aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de tren istasyonuna bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da milyonlar sokaklara dökülmüştü, aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de bir bankaya, bir sinagoga, bir konsolosluğa bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da sadece bin kişi tek meydanında toplanmıştı...
koyun , kendisi olmadığı sürece, bacaklarından asılan diğerleri olduğunda, korunaklı fanuslarında çekirdek çıtlatanlar sokaklara dökülüyorlar... ikiyüzlülüğün laneti ...
bütün bir kuşağı ezen, iğdiş eden, bugün sokağa çıkma nedenlerinin tohumlarını atan adam deniz kenarındaki evinde kaşınırken...
"bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz" diyen adam gevrekçe gülmeye devam ederken...
tüm tersanelerini, tüm tarlalarını, tüm ekmek kapılarını, tüm aydınlıkları satan adamın şürekası yeni yeni fırsatlara atlarken...
evinde oturup, kapılarına sekizinci kilitleri taktıranlar sokaklarda...
çok acıklı

Cumartesi, Nisan 21, 2007

nar'a da, incir'e de gazel....

günlerdir aklımdasın


tüm cümlelerimi kuracağım


tüm senin sözlerinin yansıdığını sunacağım


tüm olan'ı da, olmayanı'da gazelleştireceğim...




belki bir masal,



belki zaten soluk...






beklemek gerek...

Cuma, Nisan 13, 2007

sokaklar daraldığında...


sokaklar daralmışlar

evler, o büyük han kapıları gibi kapılar küçülmüşler


çocukluğumun geçtiği ev

bahçe


kerpiç duvarları sarıya boyardı annemle teyzem yazları dedemi görmeye gittiklerinde

açık yeşile boyamış dayım, görmediğim yıllardır,

incir ağacını budamış tulumbanın suyundan beslenen

erik ağacı da-inmezdik üzerinden ertan'la, avuç içi büyüklüğündeki erikleri dalların üzerinde yerdik- kurumuş... yenisini dikmiş, ama o da kurumuş


büyüdükçe küçülüyormuş evler, bahçeler... ne büyük gelirdi o bahçe!



güvercin kafesi aynı yerdeydi, akşam üzerleri taklalar atarlardı

akşam üzerleri taklalar atıyorlar


akşamın sarısı çatının üzerinde renklenirdi

akşamın sarısı sarmış çatıyı


torunlar vardı yıllar önce, dede'yi görmeye gelen

torunları oynuyordu bahçede,


annesinin kollarındaydı

annemin kollarımdaydım

dayım şeker getirmiş gelirken

dedem şeker almaya götürürdü kıraathanenin yanındaki bakkallara


neval teyzeyle sibel abla yoktular sokakta, birbirlerine bağrışları duyulmuyordu, süt ninem de öldü yıllar önce







sokaklar daralırmış, onu öğrendim, insan büyüdüğünde...


çocukluk iyiden iyiye uzaklaşırmış, onu öğrendim, bir yandan yanına çekmeye çalışırken...





Perşembe, Nisan 12, 2007

a r k a n ı d ö n m e k
v e
g i t m e k

Pazartesi, Nisan 09, 2007

toprağın çektiğini beklerken...

Yipingdong kömür madeni, Çin'in Hunan bölgesi... 4 madenci öldü.




Novokuznetsk kömür madeni, Rusya'nin Sibirya bölgesi... 106 madenci öldü.

bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları

. . .





Çarşamba, Nisan 04, 2007

şehre bir film geldi...

filmlerin ardı ardına ve soluk soluğa seyredildiği yıllarda,
yüzyıl öncesinde dünyayla kurduğu ses parmaklarıyla piyano tuşu arasında olan ve kocası parmağını kestiğinde yere yığılan kadından, kendini bir çingenenin yatağında kurban veren adamdan, başlangıçtaki sözlere takılı kalmış ağaç gölgesinde ağacın kurumasını ve sulama zamanını bekleyen ardı peşi bağıran oğuldan, zamanın döngüselliğinde/aynılığında/hep aynı olacaklığında bir müslüman arnavutu bir sırp kilisesinde barındıran rahipten, bir kıyı kentinde her erkek sevdiğini öldürür" - wilde'dan ilhamlanarak- şarkısını pencerenin gölgelendirdiği kıvrımlarından seyrederek, erkeklerini, seyreden kadından, hayatındaki kadınları bir düş alemine sokup çağıran, onları bağırtarak danslar ettiren güler yüzlü adamdan, çocuklarını düşlediği hayatlarda bulamadığında, gezinirken onları, herkesin keyfi yerinde demeye çalışan babadan, sevgilerin, düğümlerin, eksik kalışlıkların, ölümlerin, yaşamların, olacak olanların, olmalı demişliklerin, bedenlerin, bedenlere can katan, can alan, can eksilten tüm dokunuşların, tanıdık olmanın, ... hayata tanıklığın, karşındakinin duyduğuna, duyacağına aşina oluşlukların, kendine aşinalığın, -damarlarına yöneldiğinde elindeki kesici, ...-kasıklarına dayadığında yanlızlığından ard'a kalanı, ...-bırakıp gitmenin ve bırakıp gidememenin, ...-ceninlenerek uzandığında bilmediğinin göğsüne, ...-karanlıklarda dolanan ellerin, gözlerini yitiriyor olmanın, ... olmanın ... olmanın ...



nasıl da uzar bu sözcükler, cümleler....
....

Cuma, Mart 30, 2007

başlangıcı geçmişin derinliklerinde kaybolan şehre iade-i ziyaret...


şehir yerle bir olmuştu.
ses de, ışık da, nefes de, tüm renkler de gitmişti... haber yoktu... ulaşılamıyordu hiç kimseye... can derdine düşenler bakınamıyorlardı bile can'lı kalanlara... toprak delinmiş, doğurduğu her şeyi içine çekmişti... sokaklar tersine dönmüştü...
şehrin dağlarına doğru yollandı sağ kalanlar... duvarları kalmayan evlerin yere dökülemeyen, kıvrımlanamayan perdeleri uçuşuyordu toz ve dumanların karıştığı yerde... yılların tüm hatıraları, incikler-boncuklar-biblolar- özenle tozları alınıp sakınılırken, oncası şehrin dibinden gelen suyun içinde batıyordu... dağlarda öbek ateşler görünebiliyordu yıkıntılardan, ard'a bile bakamayanların ateşleri, tek ışıktı... tüm fotoğraflar duvarların arasına sıkıştı...
...
ertesi günlerde yardıma gelinmişti. sahalara uçaklar iniyor, kutularca ilaç ve yiyecek atılıyordu gökten. hiç bir yere gidemeyecek olanlara barınaklar inşa ediliyordu, kumaşlardan... toprağın çekemediği bedenlere ulaşılmaya çalışılıyordu, eşelenerek toprak... kimse cümlelendiremiyordu hiç bir şeyi... toprağın yetinmediğini düşünenler korkuyorlardı, gözlerini kırptıklarında kalplerinin atışı bile sallantıyı benzeştirdiğinden uyuyamıyorlardı...
...
uzak ülkelerin, görüntü aktarıcıları akın etti şehre. kameralarla dolanıp, kaybedişin görüntülerini aktarıyorlardı kaybetmeyi bilmeyenlerin yaşadıkları şehirlerin alıcılarına... betonların ters döndüğü sokağa doluştukları, bir hikayeden diğerine hızla geçtikleri... bir anda, sokağın başında... 18li yaşlarında bir genç belirdi... sokak dondu... tüm görüntü alıcılar ona çevrildi... yüzü yere bakıyordu... yıkıntıların berisinde oturanlara yanaştı... sırtındaki çantasından, oturan sayısı kadar çorap çıkardı, kaç çocuksa çocuk, kaç büyükse büyük çorabı... hiç bir kameraya bakmadı... sokağa uzanarak, uçtu, gitti...
...

Perşembe, Mart 29, 2007

yağ satarım, bal satarım...


kaynakların transferine -bir taraftan alıp diğer tarafa vermeye- dayanan sistemde,

ses çıkarılmadığı sürece elindekini almaya,

ses çıkma ihtimali olanlarda ise ses kaynaklarını yok etmeye,

seslerini çıkaranların ise seslerini kısmaya,

dayanan sistemde...
ellerindekileri daha da artırmak istediklerinde y a d a ellerindeki azaldığında ellerinde bulunanları tekrar görmek istediklerinde...
70'li yıllarda gerek kamuda, gerekse sanayii'de biriken emeklilik fonlarına 80'lerde göz dikilmeye başlandı, Şikago Boğaları Şili'ye aktılar önce, pilot bölge misali, 'başarı' 90'larda diğerlerine de yöneltti...
"gelecek kaygısı" olmadan yaşanan hayatın, geleceğe ulaştığında kaygılara bürünmesi
resim, meksika'dan, devletin "yeni" emeklilik sistemi reformuna tepki verenlere saldırmaya hazırlar'a, şeker satan bir çocuk...

Çarşamba, Mart 28, 2007

Aynı suyun kenarına susamışlığa inmiş gibi...

dîvanım dîvaneliklerle dolu
diyordunuz, indim ağır ağır
dimdik merdiveninden zamanın,
bir ses verin bana, diledim,
bir başlangıç sesi verin dedim
ve dinledim: Bir tüy düşürün
kanadınızdan bu ülkeye, başka
ülkelere uçup gitsin ince usul
kurduğunuz nakış, dediydiniz,
bir tüy ki değdirsin şehirleri
birbirilerine, açsın sesleri
seslere bağlayan giz kilidini,
dağıtsın anlama bürünmüş tüm
anlamsızlıkları, sırrınız size
kalsın, sizde kalmasın sakın,
yaptığınız resimden artık sakının.

Kan kokusu, demiştiniz yüzünüz
yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz
son ses, son anahtar, son korkusuzluk;
söyledim ve hiçbir şey elde edemedim,
doğru; sustum ve kazandıklarımı
ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım;
doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu
ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden
aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler,
silinecek harflerim, parçalanacak taş
tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah
kalacak dîvane dîvanımın kâğıtları:
Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden
külliyen külüm.

cevaben,


bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için.



yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça.

Düş de, gerçek de “kor”un içindeydi, zaten… hangi ‘kıyı’larda biteceğini ancak kestirerek çıkılan yolların içinde bazen ‘durarak’, bazen ‘çıplaklaşarak’, bazen ‘yine durarak’ –nefeslenmek üzere, fırtınanın karşısında yön yitimini önce idrak etmek ve sonra tekrar yerine yönlendirmek üzere-, ama sonunda ‘tek kıyılı’lıkta olunduğunun anlaşılmasıyla…

istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...

tarihlenmek ve soyunmak… tanıklanmak ve sözlendirmek… adına…

her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile...

rüzgar, kor’a değer, üzerinden eser, akar; değer ama yanmaz, eser ama yanmaz, akar ama yanmaz…
selam,
-----------------------------------------------------------------
Uzun bir güzergâhın anayolunu belirlemek çok zor olsa da: İoakim ve Andronikos'la (Uzun Sürmüş....), Bilge Karasu'nun 14.07.1995 de kaybıyla başlandığı açık bu bâb-lara.
Sesin kendini bulması sırasında, İsa'nın son günleri, Virgina'dan mektuplar gibi birkaç zayıf ses ünlemeye çalışmış "durak"ta. Gidilecek bir yön olduğunu bilerek "dur"arak.
"Giden"in -Belki de Filistin- ardından düşen tohum kendini uzun süre bekletmiş içerde kendini. Aylar sonra rayına girilecek ana-hat burdan harlanıyor olsa gerek. Schubert'e bir dip not.
Ana yol 24.12.2005 tarihli postla bulmuş gibi pusulasını. Sonrası, ondan sonrası, pusulanın çıldırtıcı yönlere uzandığı sonrasız bir kıyamet habercisi gibi.
Bunca uzun süre diye soruyorum kendi kendime, "kor"u bunca uzun sürmüş bir yangını elinde tutabilir mi insan? Dahası içine girip soyunabilir mi?
selam,

Salı, Mart 27, 2007

bir köşe yazısı üzerine...




...'li bir annenin işkencedeki oğlu için yazdığı şiiri okuyor. "Cesedini istiyorum Oğlum" diyor anne, "çünkü ancak o zaman emin olacağım acılarının bittiğine."






kısa bir "kendini yerine koyup, hissetmeye çalışma" anını bile "itelemeye, ötelemeye" çalışırken, bizler... o kısacık an' bile dayanılmaz oluyorken...


zamanla körleşmeye çalıştığımızı farkettiğimizde, bizler, sıradanlaştırdığımızda artık, körleşmişizdir artık...






"insanın içini karartan", "karamsar" gibi sıfatlara maruz kalmak...
"gerzek polly anna"vari sırt okşamalara, "diğer taraftan bakmak" yönteminin işe yaradığı "inancına" sahiplerin pembe-beyaz öğütlerine, kısmi hisseden-kısmi düşünen-kısmi algılayan-kısmi anlamlandırabilen'lerin aslında görmeye-bilmeye korkar halde -oysa ki ne de meraklıdırlar- her an "kaçmaya" hazır tavırlarına...
maruz kalmak...
oysa ki, tanıklıktır
tanık olmaktır
hayat, aslında aynalardan geçmek, değil midir?
bir tirad. "...
kaldırın tüm aynaları
kaldırın gerçeğine bulaşamamış tüm suratlarınızı
acıların bile yaşanırlılığına karşı duvarladığınız korunaklılığınızı
ne kadar da oynak aslında zemininiz... cam fanuslar tokuştuğunda kırılacaklar, farkındasınız.
ey,
ezikliğini de, eksikliğini de dillendirmeye korkan, dillendirenden kaçan...
en son ne zaman baktın, duvarındaki aynana...?"

Pazar, Mart 25, 2007

toprak, emse de kanı,
ellere siner, yüreğe iner,
ırak

Cuma, Mart 16, 2007

puslu manzaralar...


doğmak
doğduğunda ağlamak
korunaklılığının bildikliğiyle annenin kalp atışlarını hissetmeye devam etmek
güvenceliliğini hissetmediğin anda çırpınmak
sonra
sonra
emeklemek
sonra
yürümek
sonra arkadaş edinmek
sonra
annenle birlikte pencere önüne dayalı sedirde babanı beklemek
sonra
olmasını istediğin ama olmayanlarla tanışmak
sonra
sonra büyümeye başlamak
karşı çıkmak
karşı çıktığında ne olacağını öğrenmek: yani düzene girmek
sıraya geçmek-sırayı bozmadan sıraları bozmaman gerektiğinin öğretildiği tahta sıralara geçmek-düzgün ayağa kalkmayı-düzgün selam çakmayı-düzgün edilgenliği öğrenir olmak
sonra
sevmek
sevdiğince tercih edilmediğini farketmek
sonra
sevmek
yürütemeyecek katılıkların olduğunu farketmek
ayrılmak
sonra
sonra
dokunmak isteyişlerin tümünün "bir daha hiç görmeyecek olmalara" gebe olduğunu...
sonra
sonra
artık tüm sorularının yanıtlarının karşında olduğunu görmek
direnmenin ve mağlupluğun
haykırmanın ve otoyolların
çığlıkların ve sözsüzlüklerin
hayatın kendisiyle-sana "gelenlerin" ayırdlığının
...
...
...
...
...
...

Salı, Mart 13, 2007

amazon'daki karıncalar

fotoğraf, amazon bölgesinde catterpillar' öncesinde madenlerin nasıl işlendiğini gösteriyor. eski bir fotoğraf. karınca gibi görünenler insan...



altmış anayasasında sendikalaşmaya izin verilmişti. bu, o dönemde belirlenen stratejiyle uyumluydu: kentli endüstriyel işçi sınıfının yaratılması, kent ve kent-yakın bölgelerde sanayinin kurulması, yakın piyasaların tüketme-gücüne ulaştırılması... sermaye ile emek arasında bir uzlaşı doğmuştu, o tarihsel mutlak karşıtlığa rağmen...
devir döndü, bu uzlaşının yeterli olduğu kanaatiyle 80'de darbe geldi. sendika liderleri tutuklandı, işkencelerden geçirildi, sendikalaşma yasaklandı, görece daha ılımlılığa geçildiğinde de farklı stratejilerle sürdürüldü, sendika liderleri statükonun içine çekildi, milletvekili oldular, pasiftiler, güçsüzdüler, edilgendiler, işçi kesimi atomize edildi, parçalandı, korkudan, ekmeksiz kalmaktan, güvencesizlikten, ne yapacağını bilememekten, yanlız ve desteksiz kalmaktan...
sokaklara çıkanlar coplandı, işten atıldı, alnının teriyle, ellerinden çıkan meta'ya gittikçe yabancılaştırıldı, nesneleşti, değersizleşti, iş mahkemeleri, iş hukuku hep aleyhineydi...
fabrika'da, bir işçi tuvaletin kapısına aylık muhasebesini yazmış....
aylık ev kirası
telefon-elektrik-su
çocukların okul masrafları
aylık mutfak masrafı
toplamış
aylık gelirini yazıp çıkarmış
edilgenleştirme
pısırıklaştırma
eli-kolu bağlı bırakma
ümitsizleştirme'de ulaştıkları başarının örneğidir, diye anlatmak istedim.
tuvaletin arka kapısına atılan bir çığlık
amazondaki karıncalar gibi...

Perşembe, Mart 08, 2007




işyerlerinde girişteki güvenlik elemanlarının ellerinde pembe karanfiller vardı bugün, KADIN çalışanların ellerine tutuşturdukları,
sevgilisine çiçek yollayan/alan erkekler gevrek gülüşleriyleydiler,
bugun kadın oluşluğun kutlu günü değildi oysa ki,
cinsiyet üzerine faşizmini dayatanlara, beden ayrımcı egemenlere, ard'da bırakan tarihsel ölümcül yaşanmışlıkların sürgitliğine,
çığlık günüydü oysa ki,

Çarşamba, Mart 07, 2007

by Tolstoy...

The truth was, that life was meaningless. Every day of life, every step in it, brought me, as it were, nearer the precipice, and I saw clearly that before me there was nothing but ruin. And to stop was impossible; to go back was impossible; and it was impossible to shut my eyes so as not to see that there was nothing before me but suffering and actual death, absolute annihilation...

Pazartesi, Mart 05, 2007

Pazar, Mart 04, 2007

vahşet mimarları...

sümsükleştirilmek
suskunlaştırılmak
ilkesizleştirilmek
iliksizleştirilmek
hiçbir eylemin sonuç vermeyeceğine, aksine vücudundan bir parçanın, ruhundan parçaların ayırılabileceğini örneklendirerek inandırmak, pısırıklaştırmak
el ile, emek ile, yürek ile, ter ile yaratılan tüm değerleri değersizleştirmek

korkutmak
korkuyu her yere, her sokağa, her umuda, her ilişkiye, her söze, her kitaba, her görüntüye, her ezgiye şırınlamak

korkutmak

bilhassa öldürmek, bilhassa iğdiş etmek, bilhassa yaralamak, kısır bırakmak, aciz bırakmak








yap ki güc'e tehlike oluşmasın...,



vahşet'in mimarları, hala oradalar...

Cumartesi, Mart 03, 2007

Cuma, Mart 02, 2007

...

guatemala, sadece kadın oldukları için şiddete maruz kalan ve ölen kadınların resimleri... resimlerde kalanlar...





............................................................................

günlerdir, aylardır, yıllardır,
"bir daha hiç göremeyecek" olmanın duygusunun korkusunu tahayyül ediyorum. son günlerde seyrettiğim tüm filmler, sanki seçilmişler gibi bu korkuyu yansıtıyor bana, ya da, düşünce, odaklandığında daha belirgin seçer oluyor... annesi kardeşini doğururken ölen kız çocuğu, kardeşinin yüzüne eğilerek "katil" diyor... israilli askerlerin, düğün ertesi sabahında anne-evine uğrayan gelini öldürmeleri sonrasında kardeşini yerde sarıp sarmalayan filistinli, haykırıyor, göğe bakarak... işkence gördüğü için ciğerleri ödem yapıp ölen adamın oğlu, "bir daha hiç gelmeyecek" diye ağlıyor... "bir daha hiç göremeyecek olmak"...


korku kendi memesini emerek, büyüyor da büyüyor...

Perşembe, Mart 01, 2007

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Salı, Şubat 27, 2007

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Pazar, Şubat 25, 2007

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Cuma, Şubat 23, 2007

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Pazar, Şubat 18, 2007

Cumartesi, Şubat 17, 2007

Cuma, Şubat 16, 2007

Perşembe, Şubat 15, 2007

Çarşamba, Şubat 14, 2007

l.c.

yara izi, sözcük ete dönüştürüldüğünde meydana gelir...

Pazartesi, Şubat 12, 2007

oğul odası...


kaşmir'de bir gözyaşı...