Pazar, Ocak 08, 2006

o kıyı


. . . işte bak, o kıyı
hani hep hayallediğin,

huzurun ve sarılmanın,
çitsiz meyve bahçelerinin,
şiire, şarkıya eşlik etmenin,
koşmanın,
rüzgarı delercesine, rüzgarı göğsünden alırcasına, rüzgarı nefesine kararcasına,
Kentin kıyısında, sabah güneşinin aydınlığına yakın,
yollarca ve zamansızca koşmak istedim. Hızın
delerek yarattığı esintinin tüm
bedenimi sarmasını, etime ve dokuma girmesini...

kollarını kaldırıp halayın ortasına atılmanın,
'hayat'a eşlik etmenin,

bağırmanın,

kıyısı,

görüyor musun?

Cuma, Ocak 06, 2006

iki dua

kimi notalardaki mürekkeplerden yazanın/çizenin duygularını kapmaya calısır (bastırarak mı, gevrek mi? üzgün mu, kızgın mı, kırgın mı, sevgiyle mı?)

kimi notalardakı evrenlerin örtüşüp örtüşmedigini takip eder parmaklarıyla,

kimi renklerdeki gizemi, yağlıboya resimlerdeki boyanın ardı'na yedirir,

kimi suyun akışını seyrettirir, tüm dinlere, katliamlara, dualara ve niyetlere inat, yıkarcasına (yıkamaktan, yıkmaktan değil, ne garip aynı kelime ama iki ayrı fiilden gelebiliyor, biri yok edici anlamlı, diğeri paklaştırıcı anlamlı) kan izlerini...



kimi ise durur...

Perşembe, Ocak 05, 2006


. . . . . kendinde az olanı olmayanla pay ederken

Çarşamba, Ocak 04, 2006

Dewan kampı


nasıl dayanır yürek

nasıl
nasıl
nasıl
nasıl burulur bu acı

Salı, Ocak 03, 2006

Al Gawiya - Gurna köyü

geldiler

gitmediler

gözleri oydular
elleri dağladılar
iğdiş ettiler



böyle yaşamak-böyle yaşamamak arasında tercihe zorladılar

gözleri,
gözlerindeki kin ve dehşeti görmekten korktukları için mi bağlıyorlardı,
dağlanmış bakışları bilmemek, hafızalarında yer bırakmamak için mi,
yoksa korkuyu karanlığın içinde dahalaştırmak için mi...

Pazartesi, Ocak 02, 2006

Chiapas



. . .

1995'te Meksika ordusu Chiapas'a saldırdı: her şeyi yıktı, ev aletlerini, ekim araçlarını, at koşum takımlarını, baltaları, radyo, fırın ve değirmenleri parçaladı, yaktı. Bir sonraki ekim dönemi için gerekli tohumları yok etti, boruları, su depolarını yardı. Askerler çiftçilerin üretimini engellediğinden bölge, gıda rezervlerinden mahrum kaldı. 500'e yakın motorize birim, tank, askeri kamyon kentlerde gövde gösterisi yapıyordu. Ulusal Dayanışma Programı ile sağlanan para ve yardımlar Zapatistalara karşı olanlara veriliyordu. Destekleyenlerin ise nehirde balık avlamalarına bile izin verilmedi.


. . .

2006'nın ilk gününde EZLN, altı ay sonra yapılacak seçimler için tüm Meksika'da 'öteki kampanya'sına başladı.

Pazar, Ocak 01, 2006

o sırada başka bir yerde











zaman, alır gider başını korunaklılığında

haber eylenir,

göz kapanır, baş çevrilir... işte tam o sırada başka bir yerde,
zaman yürümez
yürüyemez

eller hayata dokunmak ister

Cumartesi, Aralık 31, 2005

Cuma, Aralık 30, 2005

incili toprak



gidişlerine hazırlanıyorum, incili toprak

dayanışların bitiş zamanıdır, bu zaman

Perşembe, Aralık 29, 2005

Tayland, gidenlerin ardından



gittiğimde kapısı kapalıydı...
kızı ya da oğlu alırlardı onu arada sırada,

ordadır dedim...

haberi geldi, sonraları... üç gün olmuş gideli...

'geçerken uğra, kapımı çal', derdi
'senin orada olduğunu bileyim...'

çıkamadım/geçemedim
kapının önünden...
hep bildim,

orada olmadığını...

zehra teyze'ye

Çarşamba, Aralık 28, 2005

Abu Dis, West Bank bölgesi


eski, çok eski çağların hendekli ulu surları,
kızıllanan dereleri
cesetlenen tepeleri, ovaları...

tek neden, 'güç' mü ?
güç'ün kalıcılığı, artması, artması mı?
"daha, daha, daha fazla"

şato'nun sahibi en tepedeki kuleye çıkar, seyreder, güler...


Salı, Aralık 27, 2005

Rafah sınırı, Mısır-Gazze


nefretin,
büyür

sokaklarında,
doğduğun kentin

Pazartesi, Aralık 26, 2005

Muzafferabad


anladıkça kararır göz,
bildikçe,
gördükçe

toprak, içine çektiğinde geriye bırakmaz

tohumu da,
yeşili de,
suyunu da,

gönderir soğuğunu gökle eşleşip,

göz de yiter, karalara bağlandıkça...

Pazar, Aralık 25, 2005

Şangay tren istasyonu




tuhaf bir gülümsemeyle karşıda duruyor hayat...

ümit etmeyi/umutlanmayı/tüm yüklettiği yorgunlukla sıyırıp alırken ellerden,


"ellerim, babamin ellerine benzemeye başladı"

gök ağır
toprak ağır
kalabalık ağır
ses ağır

Cumartesi, Aralık 24, 2005

kayıt düştüler dünyaya, 2005

pakistan keşmir

orta doğu

filistin

gazze
beslantsunami

Salı, Ocak 25, 2005

bir olmaya dair



İmparatorluk döneminde, İstanbul’da, külhanbeyleri aslında evsiz, barksız, yoksul, işsiz kimselermiş. Mahallelinin yol ızgaralarını açarlar, küfelerini taşırlar, bunların karşılığında da üç-beş kuruş ve yiyecek alırlarmış. Hamamlarda yakılan odunların küllerinin atıldığı, hamamların arkasındaki küçük odalarda yaşadıkları için külhanbeyi derlermiş bu insanlara. Sanırım birbirlerini kolladıkları, arka çıktıkları, sürekli bir arada yaşadıkları için aralarındaki bağ gittikçe kuvvetlenmiş. Aralarına biri katılmak istediğinde bir tören yaparlarmış:

Külhanbeylerinden biri ile yeni katılan erkek, diğerleri onları çevrelerken ortaya çıkar, ayakta dururlar, üzerlerindekileri çıkarırlarmış. İki kişinin giyebileceği büyüklükte beyaz bir gömleğin bir koluna biri, diğer koluna da bir diğeri kollarını geçirirlermiş. Aynı gömlekte…
bir olmaya dair, bir hikayedir.
Buna benzer bir duruş ip cambazlarında da var. Gergin ip’in üzerinde iki ayrı yaşamın birbirlerinin gözlerine bakarak var olmayı sürdürmeleri… hareketlerin uyumu için yoğun hazırlıklara rağmen, ölümcül bir hata, bakışın bir anlığına kaçışı,
iki cambazın ip üzerindeki hareketleri, bana tek bir bedenin ikiye ayrılarak yaptığı hareketler gibi gelir. Denge önemlidir. Ölümcüllüğü yaşamlılığa dönüştürmek için gereklidir. Aynı ip üzerinde…
bir olmaya dair, bir hikayedir, bu da

Pazartesi, Ocak 24, 2005

soğuk duvarlar

soğuk duvarlar
süngerden pis bir şilte
günler ve beden kokan battaniye
yabancı bir kent
yabancı insanlar
penceresi göğü görmeyen bir otel odası

Tüm bedeni ve tüm benliği saran sarmalayan ve ...

soyundu, yalnız evin yalnız odasında dizlerini böğrüne çektiğinde kokusunu duydu, kıvrımlarında ilerledi bedeninin, kendi kendini yakalayabildiğince gezindi parmakları tanışıklığa amaçla...
ıraksanmaya, tıraşlanmaya, ...

atıp gidiverselerdi, gelmemecesine, ama o otlaklara çıkması gerekirdi o zaman, yaşama yeri bellemeliydi oraları, akşam üstü sarı ile yeşilin birleştiği uçsuz bucaksızlıkta, arada yanan kızıl otların göğü delmeye çabalayan duman rengine ait olmayı istese de kıvrımlar onayını geri çekecekti,
bırakmamaya gebe bir düş, düş mü değil mi oyununa harcını katıverdi, bir sabah,

uyandığında değil,
onu çığlıklandırdıklarında

Perşembe, Ocak 20, 2005

iki'ye


Bize bu şehrin aşkın boyutlarına göre inşa edildiğini söylediler, sonra da gidip şehri ikiye böldüler, önce, bombalarını yağdırdılar cennetten, ardından bedenleri sınırladılar, görmek istemedikleri kendi korkularıydı, emerek büyüttüler korkuyu,

Bize sokaklarını açtılar, kendilerine gündüzleri, meydanları, denize inen caddeleri, pencereleri açıktı kendilerine, Bize atılmışların arasında mekanları sundular, geceleri verdiler, izinli,
Sokaklar beden kaynadı gündüzden izinsiz, isimlerini sakladılar, geceye ait isimler takındılar, çıplak bedenler duvar diplerinde sunuldu, kuytuluğun derinliğinde, gündüzdekiler geldiler ve döndüler gündüzlerine

korkularını gösterdiğimizde yüzlerine hınca gelmesinler diye kurban ettik bedenimizi
ağıtlara dönüşen çalgılar ufuklardan ayrıldı.

Yalnız kimleri sağ kimleri ölü bulacaklarını hiç bilemediler

Perşembe, Ocak 13, 2005

uzak kaldık bir süredir


bu yoldaki gibiyim.

altın rengi, günün batımına yakın yaydığı aydınlığın yeryüzündeki yansıması, çellolar eşlik ediyor olmalı,
iki taraf da karanlık, belirsizlik, yönelibilecek bir sunumu yok.

her inişlerin, çıkışları olduğunu hatırlatıyor. tek başınalığı, ve ilerideki yukarı yönlü yokuşun ilerisinin de belirsiz oluşunu,

umut yaşar, der ki böylesi bir altın renkliliğin ve çıkışın sonrasından korkulmamalı...

tek başınalığın huzuru doğar böylece, ve o anki rengi görebiliyor olmanın gölgesizliği, ...

Çarşamba, Ocak 12, 2005

düş'ün


kısırlık bedenimi acıtmaya başladı...

düşünü anımsadım, mavi odada, ışıltılı küçük kırık aynalı tavanındaki küçük gözlerin gözetlediği bedenin, bedenlerin, rüzgar salıntılı hareketlerini gördüm, sessizliğe bürülü iki gövdenin aynalı tavanın altında teke dönüşlerini, ancak hareketlendikten sonra aynı oluşlarını.

Tek oluşu anımsatan bir düş bu, yalnız yaşamışlıkların kurban edildiği mavi gecenin, mavi gündüzün, mavi ertesilerin, içinde arınmışlığın biriktirdiği iki tenin düşü.

Küçük kırıkların ayırdığı görüntüsüzlük yükseldiği anda, geriye kalan, soluğun bırakacağı titreme, parmakların dolandığı kıvrımlar, ayrılamayacaklığın sakinliği, bir iki içeri sızan ışığın hareketlendirdiği yıl izleri...

Salı, Ocak 11, 2005

selviler

kasabanın mezarlığı epey bir dışarıdaydı. yıllar geçtikçe kasaba büyüdü, gelenler fazlalaştı. mezarlığın yakınına evler ve dükkanlar açıldı. o zamanlar selvi ağaçları tektüktü. kasaba mezarlığa yakınlaştıkça kasabalılar selvi ağaçları diktiler. mezarlık duvarlarını yürüyenlerin göremeyeceği yükseğe yeniden ördüler. mezarlığın ölümlü olmayı hatırlatmasını engellemeye çalıştılar. ölümlü olmayı bilmek bu dünya ile birlikte öbür dünya için de çalışmaktı. ölümün kasvetini uzaklaştırdılar. selviler uzadıkça gerçeğin gizlendiğini düşündüler.

gerçeği selvilerle gizlemeye çalışsalar da, selviler herkese oranın mezarlık olduğunu hatırlatıp durdu.

kasabalar kentlere dönüştüğünde, yanlızlıkları gizlemek için perdeler örttüler: güneşlik niyetine amerikan bezleri, kalın tüller, kadifeden kalın perdeler. önceleri kornişler tek perdelikken, bu ikiye, sonraları da üçe çıktı. perde satan dükkanlar çoğaldı. perde diken kadın işçiler arandı atölyelerde.

akşam indiğinde, kenttekiler ışıklarını açmadan perdelerini kapadılar. görünmesinler, görmesinler diye... selviler perdelere benzedi...

Perşembe, Ocak 31, 2002

kentin kokusuna

nedenini sorduğunda yaşının belirsizliğiyle yanıtını yıllara bırakmak zorunda kaldığında, aradan yılların eskiyişiyle ama sorunun tekrarlandığıyla,
bir Pazar sabahı,
ölen yüzlerce gencin
ora’ya atılan yüzbinlerce bedenin

kentin kokusuna ölümlerin kokusu sindiğinde,
soruyu tekrarladı
neden bir insan bir başkasının hayatını bu denli zorlaştırır?
tüm kelime silsileleri ardı ardına gelirken sözsüzlük kısırlığına dolanan binlercesi arasında kendi bedeninin sıkışıp kalışlığıyla onlara göre bir darağacı / asılan / geberen / evsiz kalan / sözsüz kalan / umutsuzlandırılan
en kötüsü de bu değil miydi?
/ belki de
yalnızlık ına biri daha ekleniverdi, sözler havada uçuşuyor, ama karşılığını bulamıyordu,
tarihin belirleyicileri onları / her bir kimseyi boşaltmış iken
bedeni saran heyecanı ketlediklerinde/kilitlediklerinde/tanımsız bıraktıklarında/
umutları ketlemiş/kilitlemiş/tanımsız bırakmış lardı

smsz çığlıksızlığını içine gömerek iç odaya geçti diğer iç odadan

Salı, Ocak 15, 2002

zamanın eskizleri

senin olacağını biliyordum, gün, eskizlerine geldiğinde zamanın, çok ama çok bi geçtiğinde herşeyin herşeyinden, dokunuşlarının ölümlere gebe olduğunu biliyorken, dokunamazken, bakarken ama kaçırırken gözlerini, hissederken ama dillendiremezken, sarsılırken her nefes benzeşinde, gitmesini istemediğinde hep ama gidiverdiğinde,

gitmesini istemediğimde hep ama gidiverdiğinde

salınırken rüzgarın arkası berisinde boşca, ... bu acı hiç bitmez,

kelimesizliğin ardına kapılıp kısırlaşmış dururken kapının ardında, hiç bir şeyin ama hiç bir şeyin - bak yine aynısı bu, daha önce de olmuş idi hatırla kendini hatırla hatırla hatırla - sonlanamayacağını... sonlanmak neydi? bitmesi evet bu kısıklığın bitmesi, diğerinin başlayabilmesi, ama başlayamayacak olması, ama hiç bir şeyin hiç bir şeyin gelmemesi...

beni mutlu ederdin

Cuma, Ocak 11, 2002

. . .

iki gundur cayin kendiliginden soguyor......

Salı, Temmuz 31, 2001

ayna



every moment that we were together
was a celebration, like Epiphany,

in all the world the two of us alone

you are bolder, lighter than a bird's wing,
heady as a vertigo you ran downstairs
two steps at a time, and led me
through damp lilac, into your domain

on the other side, beyond the mirror
The road from the station lay through Ignatyevo, turning off near the farmstead where we spent our summers before the war, and then on to Tomshino through a dark oak wood. We usually recognized the family when they appeared from behind the bush. If he turns towards the house, it's Father. If not, it's not he . .

ayna


Son zamanlarda artık hep aynı rüyayı görüyorum. Sanki hep beni, daha önceleri dedemin evinin bulunduğu o sonsuz kıymetli yerlere dönmeye zorluyor. Benim kırk küsür yıl önce doğduğum yere, tam o bembeyaz kolalı örtüyle kaplı yemek masasının olduğu odaya. Ve oraya dönmek istediğim her seferde, bir şeyler bana engel oluyor. Bu rüyayı çok sık görüyorum, artık buna alıştım. Zamanın kararttığı ahşap duvarları ve karanlıkta yarı aralık duran kapıyı gördüğümde, ben, daha rüyamda bile bunun bir rüya olduğunu biliyorum. Ve bu karşı konulmaz mutluluk uyanmanın vereceği hüzünle kararıyor. Bazen bir şeyler oluyor ve artık evi ve çocukluğumun evinin etrafındaki çamları göremiyorum.

İşte o zaman hasret çekmeye başlıyorum. Kendimi yeniden çocuk olarak görüyorum. Ve herşeyin ilerde olmasından dolayı, her şeyin mümkün olmasından dolayı kendimi çok mutlu hissediyorum.

Çok mutlu…







I keep having the same dream. It seems to be forcing me to return to the bittersweet site of my grandfather's house, where I was born on the table forty years ago. Something always prevents me from entering. I keep having this dream. When I dream of the log walls and dark pantry, I sense that it's only a dream. Then my joy is clouded for I know I'll wake up. Sometimes something happens, and I stop dreaming of the house and the pines by the house of my childhood. Then I grieve and wait for the dream that will make me a child again, and I'll be happy again, knowing that all still lies ahead, and nothing is impossible.

Pazar, Temmuz 29, 2001

virginia's letter


dearest,

i feel certain that, i am going mad again. i feel we can't go through another of these terrible times and i shan't recover this time. i begin to hear voices and can't concentrate. so i am doing what seems to be best thing to do.

you've given me the greatest possible happiness. you've been, in every way all that anyone could be. i know that i am spoiling your life and without me, you could work. and you will, i know.

you see, i can't even write this properly. what i want to say is that i owe all the happiness of my life to you. you have been entirely patient with me... and incredibly good... everything has gone from me but the certainty of your goodness. i can't go on spoiling your life anylonger.

i don't think two people could feel happier that we have been.

virginia

virginia's letter


dearest,

to look life in the face
always to look life in the face
and to know it for what it is
at last, to know it
to love it for what it is and then
to put it away.

dearest,

always the years between us,
always the years
always the love
always the hours


virginia

Cumartesi, Temmuz 28, 2001

persona






- Düşünüyordum da Elisabeth, bence sen hastanede kalmamalısın. Bu sana acı veriyor. Eve dönmek istemediğine göre sen ve hemşire Alma, benim deniz kıyısındaki yazlığıma gidebilirsiniz.
- Anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmanın umutsuz düşü… var gibi olmak değil, var olmak. Her an bilinçli. Aynı zamanda kendin olduğun için olduğun insanla diğerleri için olduğunun farklılığı. Baş dönmesi hissi ve sonunda yorgunluktan yığılma isteği. İçinin görülmesi, kesilip biçilmek hatta hatta yok edilmek. Her ses bir yalan, her jest sahte, her gülümseme bir tuzak. İntihar mı? Hayır. Bu çirkin. Sen bunu yapmazsın. Ama sessiz ve hareketsiz durabilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Kendi içine kapanıp, ışığı söndürebilirsin. O zaman rol oynaman, sahte yüzler göstermen gerekmez. Sence….
- Ama gerçek kan kırmızıdır. Saklandığın yerde kalamazsın. Hayat her şeyin içine sızar. Tepki vermek zorundasın. Gerçek olması ya da olmaması kimsenin umurunda değil. Bu soru sadece tiyatroda önem taşır. Orada bile pek az.
- Seni anlıyorum Elisabeth, sessiz ve hareketsiz olmanı anlıyorum. Bu iradesizliği, fantastik bir sistemle değiştirdiğini biliyorum. Seni anlıyorum ve sana imreniyorum. Bence önemi kalmayana kadar, bu rolü oynamalısın. Artık ilginç olmayana kadar. Sonra onu bırakırsın. Yavaş yavaş diğer tüm rollerini bıraktığın gibi.

Yaz sonuna doğru, bayan Vogler ve hemşire Alma, doktorun evine taşındılar.


Kitaptan bölüm.
Taşıdığımız tüm heyecan, bütün çarpık hayallerimiz, yok olma korkumuz, anlamsız acımasızlığımız, dünyevi durumumuzun acılı yansıması, öbür dünyada kurtulma umudumuzu yavaşça yok etti. İnanç ve şüphemizin karanlığa haykırması, korkmuş yararsız bilgilerimiz yalnız kaldığımızın en büyük kanıtı.

Sence böyle değil mi?

Cuma, Temmuz 27, 2001

vive L'amour

bir şarkı gibi geldi uzaktan
taşların ağladığı, günlerini kavurduğu,
dağları, denizleri ikiye ayıran peygamber efsanelerinin
diyetini ödeyenlerin ülkesinden...
oysa ki tanrı kurbanlar indirmişti yeryüzüne...

yitişini ve nefessizliğini
rüzgara, beyazına ve suyuna bağrını veren uzun adanın bakire
kadınlarının göğüslerinden akan süt
ile
göğsünde dağlanan keskin çeliklerin akıttığı kan
ile
ayırdına varan
uzandığında erişirdin gözlerinin kısıklığında görülecek düşlere


dudaklarına


elvedanın acısı,
sevginin değil

zaman içinde sürüp giden sürgünlüğünün
yankılarıyla sarıldığında tanımsız yokluğa
bulduğun garip bir kesintidir, tekrar doğrultusuna
döneceğin çizginin bir bölümünden çıkarılan;

yağmurun ve yağmursuzluğun ortasında geldin


apartman dairesi boştu

kıvrımların yaşanmadığı, gözlerin birbirine değmeden kısıldığı,
havanın suya, suyun dipsizliğe büründüğü ülkede
yaşamla yaşamsızlık arasında karaya dönüşene yakın, gel’i olmayan,
git’i olmayan, döngüsüz,

nokta’lıklığı bırakamamaksızın

apartman dairesi boştu

duvarların gövdesizliğini, tekliğini yansıttığı, günsüzlüğün
dönüşmediği
dönüşemediği...
dokunduğunda bitişin olmadığını bilmeksizin
seslerin haykırışa ve uyuma gizlendiği umutların yanına kıvrılıp

büyüyen, gürleşen, tekliğinde kendi bedenini arayan


yanına kıvrılıp uyudu

Pazartesi, Temmuz 09, 2001

If you come with me you'll know. . .what you're missing in the streets of Dublin


60 larda irlanda'da tutucu bir kasabada, bir otobüs biletçisi, yaşlı adam Wilde'ın Solome'sini oynamaya kalkıyor... kimse bilmiyor ne hissettiğini, neyi arzuladığını, "adını anmaya cesaret edemedikleri aşk"tan bahsediyor insanlara,
ve bir gece, aynanın karsısında kirpiklerini koyulaştırıyor, beyaz fularını takıyor, yanaklarını allaştırıyor, yakasına karanfilini takıyor,
Wilde'a benziyor, endamı, durusu, yürüyüşü, güzelliği...ile...

pub'a giriyor, birinin yanına gidip kulağına bisey fısıldıyor, dışarı çıkıyorlar bir sokak arasına sarısın yaklasıyor biletçi nefesini tutamıyor ... vurmaya baslıyor. tekmeliyor... küçücük kasabada herkes duyuyor olayı... kız kardesiyle yaşıyor biletçi, kiliseden, günah çıkarma odasından ayrılmayan kardesi önüne hazırlayıp koyduğu yemeği itiyor, "bu ellerin dokunduğu şeyleri düsündükçe... bir daha ellerinle yaptığın hiçbirseyi yiyemem" diyor... biletçi diyor ki; "ellerim kimseye dokunmadı ki, ellerim sevgiden daha masum... "

Pazar, Temmuz 08, 2001

I. Marthe



birinci savasin avrupasinda, alzace-lorrane, fransız askerleri...

yaralananlar bir kiyi kasabasina getirildi, yol boyunca biri elinde sevdigi kadinin fotografina bakti, bakti, günler sonra birileri fotografi aldilar elinden gizlice, bagirdi çagirdi, agladi, fotografin ardindan,
kahverengi ve tonlarinda bir resim, beyaz dantelali omuzlari firfirli yuvarlak yaka bir blüz, lülelendirilmis saclar, islanmaktan, tutulmaktan, cepte tasinmaktan kenarlari yirtilmis bir resim, bir kadin,

diger yarali askerler yol üstünde bir agacta ipe asili buldular askeri, savasiyordu, kan üstlerini bürümüstü, ölüm akiyordu hepsinin gözlerinden dudak kivrimlarindan,
ölen arkadaslarini siperleri saglamlastirmak için sıkıştırıyorlardı,

bir tek günes vardi bildikleri, bir de elindeki resim, korkuya direnebilecegi, güçlenebilecegi, umutlanabilecegi bir resim, kaybolduktan sonra hersey yokoldu, hersey yok oldu,

tutunabildikleri sürece yasayabilenler ve tutunamadiklarinda ise yitip gidenler,

Salı, Ocak 30, 2001

hyde;

soluklanalı az oldu ki
üşüştüler yeniden, ensesini gördüm, yukarıya açıklanan saçları altında gerdana düğümlenen ince tel durur
diz kapağının kemikli kaydırağı doluca sallanır, gerisinler değer
anlamca ya da anlamadan
baş eğilir yana omuz kenarları-uç-
arası gezinildiği olur ara sıra
diğerinin ise göz ve sesinin alttan gelen inceliğine duyulur.
eskisi gelir
eskicisi
gelip gelip duran dolanan ortalığında, yerde
kimisi ise beğenilmez, beye gelmez
kar yağarken dışarıda, bacaklara dolanır eller, kollar, yine de gider,
gitmiş miydi,
‘ kar yağıyor ‘
gecenin karanlığında açar biri görülmemezini parmaklarını indirip kaldırır, davetkar, yüzünü çamurlamıştır tanrı
dizler kırılır-gerilir, eller yordamını bulur, gezinir, yontulamayan yüzlerin altları gezinir, soyunmak ve girmek üzere yamaç aralarına
bırakılıp atıldığında, bir sonrakine,
sırada kim var?

göğüslerine gün beş, saat yedi, hafta elli dokunulan, dökülünen kadın bekler yokuşlu yolun kenarındaki parmaklanan kapısında, gün altıyı, saat sekizi, hafta ellibiri

köşelere geçen yüzünden gelen eller saldırır ellere, yakarır bir dokunuşa, bir bir daha, biraz daha,
kaçınılır eller, yamaçlara koşturanların arkasında, berisinde

Cumartesi, Ocak 13, 2001

neden hep olmazlarda


İnsan soyuna soyuna deriye varır, onura, öz saygısına varır. Bunları yüzmek, koparıp atmak, güçtür ya, soyunmayı yürekten benimsemiş kişi, sırası geldiğinde, bu son adımı atmağı değer bellediğinde, ölmesini bilir. Ne ki, bir tek kez yapılabilecek bu işi, böyle bir eylemin değerini anlayacak kişiler karşısında yapmak ister. Yanılır da, sırası geldi diyerek, olmayacak bir yerde girişirseniz bu işe,

acı bir masal olur çıkarsınız


sevgili K,

dayanışlar yine yitmeye yüz tuttuğunda, yine sana geldim. Önce yıkılacak diye korkulan ama bir anda gittikçe büyüyerek herkesin ölümüne neden olan ada’da yaşayan ada’yla “bir” olan adamın masalı... bütün masallar “bir” olmaya dairdi... “tek” olmaya dönüşün acılı-karalı-aydınlı masalları...

“tek” olmaya dönüşün aydınlı masalı olabilir miydi?

Sanılırdı, sadece. Denenebilirdi. Tüm yıkıcı-yıkmaya hazır-yıkmışlığı bilinmiş geçmiş hayatı ile “tek” olma düşleri içine girmiş ve buna ulaşabileceğini düşünmüş birinin masalı. “O” geldiğinde masal başlamıştı, sevgili K. “Gözlerini gördüklerinde sana da gelenler” olmuş muydu? Bedenlerin kıvrımlarının bile bütünleşmeye hazırlanmışçasına kendilerinden çok önce biçimlenmeye başladıkları o “tek” olmaya hazırlananların masalı başlamıştı, bir yerinden zamanın içinde. “Sözcüklere” girmeyelim henüz. Yalnız kalmışlığı sana anlatmamalı. Kimseye dillendirmemeli. Yumaklanmış bir duygudur bu, içi karanlık, dehlizli, her şeyi ama her şeyi yaptırabilirli bir birikinti, durur her bir kimsenin nefeslendiği hayatının bir yerinde. Dayanmak ve tutunmak.... önce bunlar alınır satılır, deneme tahtalarıdır, ilk uğrak noktalarında. Acımasızlığı, tek taraflı bağlayıcılığı barındırır her kullanıldıkları cümle içinde. Bir de sözcükleri yoktur bu masalın. Bu “tek” oluş masalının. Sözcükler hep bilindikleri yerlerden getirilirler. Kendileri bile olamamışların dilleridir üreyen. Uymazlar çoğu, neredeyse hep. Sanrılar yaratır, karabasanlar çıkar gelirler. Rüya anlatıları görüntüler bazen sözcüklerin neler olduklarını. Sözcükleri yoktur bu masalın, kendi sözcükleri. Susuşlar, bakışlar, dokunuşlar öyküler olanı biteni. Geçmişe ait yıkıcılıkla beslenenin arınma isteği de var ise, masal tam bir acınasılığa dönüşür. Gidişler, gelişler... bakışlardan ilmik ilmik istenilenler çıkarılır, kendinden edilir... seçip alınır istenilen, içlerinden... alınamaz olduğunda da, sorgulanmaya yüz tuttuğunda da elde edilenin ne olduğu sorusu sorulur. Yıkıcı, yıkmıştır bir kez daha.

Pazartesi, Temmuz 31, 2000

durmak


elime ilk silahı verdiklerinde bunu kullanmak zorunda olmadığımın bilincinde
olmak rahatlatmıştı beni, ama hemen ardından gelen ürkütücü " olan/varolan"lar rahatlığı suçluluk duygusuna dönüştürmüştü. bu elimdekini
kullananlar, kullanmak zorunda olanlar, birine doğrultanlar ve tetiğe
bastıktan sonra karşısındakinin canının içinden fışkıran kanı görenler vardı... bizler orada duruyorduk.
durmak.
sadece durmak.
bizler orada sadece
duruyorduk.
...
genişçe bir tepeydi durduğumuz yer... çok uzaktan boğazdan geçen gemilerin
tepeleri görünürdü, saatlerce tuttukları, durdukları bu tepede onların
arkasında göremediklerini görebiliyordum, çok güzel bulut oyunları vardı,
onlar bizimle-benimle
oynarkenaşağılarkenküfrederkenhizayavedenizamasokarken
ben onların arkasındaki beyazlıkların keyfini çıkarıyordum, gün batımına yakın
tüm bedenimi arkasını toprağa verip arda kalan kızıllıkları seyrediyordum. ama
bütün günler bu küçük sessizlik anlarının dışında sadece "durmak"la geçiyordu.

durmak.

XVIII. gün

etme ceylan bu dağlarda
beni avlarlar
anamdan babamdan yardan
ayrı koyarlar

ya da

sabahın seherinde ötüyor kuşlar

XVII. gün

çok sıcak. çok.

bugün nizama uygun ve hiddetli yürüdük. yürüyüşü kontrol eden ve ele güne
başarı niyetine gösteren 'sahibi ' güler kıldık.

garip olan bunu becerdik diye avuçlarımızı kavuşturduk, sevindik.

Pazar, Temmuz 30, 2000

XVI. gün

"ora'da da olunabilirdi"
tek avuntu bu. avuntu olmaktan çıkar ora'da da
birilerinin varlığı bilindiğinden.

saçmasapanlık, bildiksizlik, anlamsızlık, geri-gidişlik, insanı
umursamamazlık, et'e bürünmüşlük, "yok"luk, hiç bir şey'lik,

nasılsınlara yanıtın olmayışı, bilinmeyişi,

birilerinin ora'da yoklukluklarını sonsuzlaştırdıklarından, et'lerini
çürüttüklerinden haberdar isen kalmaz avuntu.

Cumartesi, Temmuz 29, 2000

XV. gün

rüyaydı. koridorlar, görülmemiş kapılar, gizlekler, gizemler,
bilinmedik
yüzler,

alıp götüren biriydi, aldı ve götürdü. yüzü, gizlekler, geçitler, geçitsizlikler.

gördüklerim. göremeyeceklerim.
alınıp gitmek. alınmak ve götürülmek.

Cuma, Temmuz 28, 2000

XIV. gün

çeyreğinde şiddet başgösterdi.

Perşembe, Temmuz 27, 2000

XIII.gün

bugün öldürücüyü verdiler.

tetiklendiğinde bedenin giriş yerinde bir delik açtığını,
içeri girer girmez girdaplanarak bedenin çıkışına doğru oyuklandığını söylediler.

elimdeki öldürücüyü kimler kimlere doğrulttu, kimlerin bedenlerini soluksuz bıraktı? 1975 yapımı öldürücü.

kabulleniciliğe, uyumculuğa girdinmi ürkütmez oluyor. bunu düşünmek, düşünmüş olmak ' duyarlılık ' tanımına girmiyor.

Çarşamba, Temmuz 26, 2000

XII. gün

şimdidir. geçmişlik ve geleceklik öğesini ne denli taşıyabilir ki.
şimdi, geçmişlerin sonu..

ben, anılarım mıyım? burada anılara yer olmaması için uğraşveriyorum. çeyreğini yaşadım henüz.
'çay' dışında hiçbirşeyi özlemedim. bunun, anıların neler olduğu ile ilgisi var mı? ilk görüntüler geliyor gözlerime ara,
ara. O'nunla olan ilişkisizliğime ait olanların dışında çocukluğa dair bir
görüntü yok. ilkokulda bana aldığı siyah bir çantanın kilidini bozmuştum, sıranın arkasına koyduğumdan arkamda oturan açıp kapadığı için mi bozmuştu
yoksa ben mi yapmıştım bilmiyorum. ama günlerce bunu saklamıştım. korkudanmıydı, yoksa

yazılasılar mı yoksa zorlama ile çıkanlar mı?

Salı, Temmuz 25, 2000

XI. gün

sadece durmak'ın tarifini istiyorlar. bilinemeyecektir.
yıllar yılı konuşmuşlarımla konuşma isteği beliriyor burada. dayanması zor. numaralar çevriliyor nihayet. burayı soruyorlar. 'O'daki mektup geliyor hatırıma.

bir yerde neden bulunduğunu bilmemenin resmi çekilemez ki gönderilsin
kendine ait saatlerin tamamının başkasınca belirlenişinin ifadeleri yoktur
kendine ait saatlerin bir kısmını kendisinin belirlediği insan için
sorgusuzluğa ve düşünmemeye ve zaman'a bir an önce geçsin gitsin diye
yalvarmaya neden olanı bilemeyecek olmak...

söze gerek yok burada, sadece durulur. durma'nın içine oradakilerin sözleri giremez. ilginci buranın da sözlerinin olmaması...

Pazartesi, Temmuz 24, 2000

X. gün

sadece durmak . hala ...

Pazar, Temmuz 23, 2000

IX. gün

sorunluluğun ötesinde zorunluluktan burada olanlar var,
yaşça daha küçükler.

dayak yiyiyorlar. dayak yiyiyorlar. aşağılanıyorlar, annelerine, sevdiklerine,
bıraktıklarına, geri döneceklerine küfrediliyor.


neden?

Cumartesi, Temmuz 22, 2000

VIII. gün

gece büyük ayıyı buldum
kuzeyi gördüm
altı gündür yönsüzlüğümü ayırsadım

çobanın kırbacı varmış bir de koyunları
koyunlar uymadımı yöneltilerine kırbaçlarmış
bulunuş alanlarının dışına çıktılarmı kırbaçlanırlarmış
koyunlar çobandan gizlenerek bulunuş alanlarının dışına çıkmaya çalışırlarmış
ola ki yakalanmazlar ise dışarıyı görmüş olurlarmış

dışarıyı görmek acıya hep ağır basmış

Cuma, Temmuz 21, 2000

VII. gün

bu akşam daha fazla zaman ver'diler
arabalar geçiyor, motorsikletler
insanlar
bildiklikleriyle yaşayanlar

ama az sonra ne yapacaklarını bilmiyorum

onlar ile aramda iki sıra ağaç var

toprağın sesine karışır insan
toprak ile bir olur
toprak kapatıcıdır
toprak yaşamlar kerece
hem kapatır hem yaşamlar

iki sıra ağacın benden tarafında
teller var
iki sıra ağacın dışarıdan tarafında
teller var

Perşembe, Temmuz 20, 2000

VI. gün

göz hizasının altında kalanları unut
ufka bak
hasat alınmış sarı buğday tarlaları
çok uzaklardan geçen ılıklar
gölge veren ağaçlar ve mavi

bir kaç cümle yetiyor gün boyu
bildiklikler sadece sarı buğday tarlalarına rastlanıldığında hatıra geliyor
bir de şu böcek sesleri

bunları biliyorum
göz hizasının altında kalanları bilmiyorum

su, rüzgar, sabah
göz kısıklığında görülen kızıl, sarı

dört yaşında bır kızım var derken

Çarşamba, Temmuz 19, 2000

V. gün

bedenimin sınırlarını zorluyorum
bildiklerimi ve bütün dokunuşları orada bıraktım

sarı otlar ve ağaç yanlarından geçen esintiler hatırlatıyor,
bir de annemin sesi

bildiklerimi de bıraktım orada

bu yüzden yazamıyorum

buranın bildikliğini öğrenmem gerekiyor

Salı, Temmuz 18, 2000

IV. gün

en azından
yol aldığın yanılgısına kapılmaksızın
mutlak bir duruş
hoş olmalı

ben de seni özleyedurayım buralarda

Pazartesi, Temmuz 17, 2000

III. gün

güneş aydınlatıcı ( mı ) oldu hep?
gün ağardığında
gün boyunca

sadece durmak

birgün tarih bitti, öncekiler yılları cümlelere sığdırdılar,
daha sonra kadınları öldürdüler
ve dışarı çıktılar
öteki'leştiler

ve sadece durdular

Pazar, Temmuz 16, 2000

II. gün

'hiç bir şey'lik
'yok'suzluk

sellenemedim üç onca yıl, en başlarını hatırlamıyorum
ilk görüntüler-

son iki on yılın başında 'hiç bir şey'likve 'sadece durmak'la başlanılabilinir mi?
sel olunabilinir mi?

domates ve çayı özledim

sadece durmak

biri öldürdü kendini, bugün
çenesinin altına dayamış silahını

sadece durmak

Cumartesi, Temmuz 15, 2000

I. gün

sadece durmak

sadece durmak

zamanın geçtiğini unutmaya çalışmak

geçmiş bitiyor

ikinci akşam çay getirdiler

sadece duruyoruz

bir gün tarih bitti tarihi yazan kadınlar öldüler

daha çok erken

zamandan uzaklaşmak

sadece durmak