Salı, Mayıs 01, 2007

seyretmek...


her gün yürüdüğün sokağın öyküsü,
bakındığın,
durduğun,
bir an dursana... ayaklarına bak... ayaklarının altında yıllar yıllar önce, artık hiç bir zaman gülemeyecek bedenlerin üst üste yığılı olduğunu... atabilir misin diğer adımını?
adım atabilir misin?
attığında ezileceklermiş gibi gelmez mi daha da...
ya pencerenden baktığında, deklanşöre basmadan, odakladığın nedir?
bir kurşun
bir kurşun
bir kurşun
gözlerine, göğüslerine ... az önce gözüne çarpan kızadamçocukkadın yığılıverdi
yığıldı
az önce
az önce
yaşıyordu
nasıl baktın o pencereden bir daha?
nasıl baktın...

Cumartesi, Nisan 28, 2007

orta sınıfın laneti....


ülke satılırken, sokakları kan göllerine dönerken, on binlerce genç'lerini yitirirken, ...
aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de tren istasyonuna bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da milyonlar sokaklara dökülmüştü, aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de bir bankaya, bir sinagoga, bir konsolosluğa bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da sadece bin kişi tek meydanında toplanmıştı...
koyun , kendisi olmadığı sürece, bacaklarından asılan diğerleri olduğunda, korunaklı fanuslarında çekirdek çıtlatanlar sokaklara dökülüyorlar... ikiyüzlülüğün laneti ...
bütün bir kuşağı ezen, iğdiş eden, bugün sokağa çıkma nedenlerinin tohumlarını atan adam deniz kenarındaki evinde kaşınırken...
"bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz" diyen adam gevrekçe gülmeye devam ederken...
tüm tersanelerini, tüm tarlalarını, tüm ekmek kapılarını, tüm aydınlıkları satan adamın şürekası yeni yeni fırsatlara atlarken...
evinde oturup, kapılarına sekizinci kilitleri taktıranlar sokaklarda...
çok acıklı

Cumartesi, Nisan 21, 2007

nar'a da, incir'e de gazel....

günlerdir aklımdasın


tüm cümlelerimi kuracağım


tüm senin sözlerinin yansıdığını sunacağım


tüm olan'ı da, olmayanı'da gazelleştireceğim...




belki bir masal,



belki zaten soluk...






beklemek gerek...

Cuma, Nisan 13, 2007

sokaklar daraldığında...


sokaklar daralmışlar

evler, o büyük han kapıları gibi kapılar küçülmüşler


çocukluğumun geçtiği ev

bahçe


kerpiç duvarları sarıya boyardı annemle teyzem yazları dedemi görmeye gittiklerinde

açık yeşile boyamış dayım, görmediğim yıllardır,

incir ağacını budamış tulumbanın suyundan beslenen

erik ağacı da-inmezdik üzerinden ertan'la, avuç içi büyüklüğündeki erikleri dalların üzerinde yerdik- kurumuş... yenisini dikmiş, ama o da kurumuş


büyüdükçe küçülüyormuş evler, bahçeler... ne büyük gelirdi o bahçe!



güvercin kafesi aynı yerdeydi, akşam üzerleri taklalar atarlardı

akşam üzerleri taklalar atıyorlar


akşamın sarısı çatının üzerinde renklenirdi

akşamın sarısı sarmış çatıyı


torunlar vardı yıllar önce, dede'yi görmeye gelen

torunları oynuyordu bahçede,


annesinin kollarındaydı

annemin kollarımdaydım

dayım şeker getirmiş gelirken

dedem şeker almaya götürürdü kıraathanenin yanındaki bakkallara


neval teyzeyle sibel abla yoktular sokakta, birbirlerine bağrışları duyulmuyordu, süt ninem de öldü yıllar önce







sokaklar daralırmış, onu öğrendim, insan büyüdüğünde...


çocukluk iyiden iyiye uzaklaşırmış, onu öğrendim, bir yandan yanına çekmeye çalışırken...





Perşembe, Nisan 12, 2007

a r k a n ı d ö n m e k
v e
g i t m e k

Pazartesi, Nisan 09, 2007

toprağın çektiğini beklerken...

Yipingdong kömür madeni, Çin'in Hunan bölgesi... 4 madenci öldü.




Novokuznetsk kömür madeni, Rusya'nin Sibirya bölgesi... 106 madenci öldü.

bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları

. . .





Çarşamba, Nisan 04, 2007

şehre bir film geldi...

filmlerin ardı ardına ve soluk soluğa seyredildiği yıllarda,
yüzyıl öncesinde dünyayla kurduğu ses parmaklarıyla piyano tuşu arasında olan ve kocası parmağını kestiğinde yere yığılan kadından, kendini bir çingenenin yatağında kurban veren adamdan, başlangıçtaki sözlere takılı kalmış ağaç gölgesinde ağacın kurumasını ve sulama zamanını bekleyen ardı peşi bağıran oğuldan, zamanın döngüselliğinde/aynılığında/hep aynı olacaklığında bir müslüman arnavutu bir sırp kilisesinde barındıran rahipten, bir kıyı kentinde her erkek sevdiğini öldürür" - wilde'dan ilhamlanarak- şarkısını pencerenin gölgelendirdiği kıvrımlarından seyrederek, erkeklerini, seyreden kadından, hayatındaki kadınları bir düş alemine sokup çağıran, onları bağırtarak danslar ettiren güler yüzlü adamdan, çocuklarını düşlediği hayatlarda bulamadığında, gezinirken onları, herkesin keyfi yerinde demeye çalışan babadan, sevgilerin, düğümlerin, eksik kalışlıkların, ölümlerin, yaşamların, olacak olanların, olmalı demişliklerin, bedenlerin, bedenlere can katan, can alan, can eksilten tüm dokunuşların, tanıdık olmanın, ... hayata tanıklığın, karşındakinin duyduğuna, duyacağına aşina oluşlukların, kendine aşinalığın, -damarlarına yöneldiğinde elindeki kesici, ...-kasıklarına dayadığında yanlızlığından ard'a kalanı, ...-bırakıp gitmenin ve bırakıp gidememenin, ...-ceninlenerek uzandığında bilmediğinin göğsüne, ...-karanlıklarda dolanan ellerin, gözlerini yitiriyor olmanın, ... olmanın ... olmanın ...



nasıl da uzar bu sözcükler, cümleler....
....

Cuma, Mart 30, 2007

başlangıcı geçmişin derinliklerinde kaybolan şehre iade-i ziyaret...


şehir yerle bir olmuştu.
ses de, ışık da, nefes de, tüm renkler de gitmişti... haber yoktu... ulaşılamıyordu hiç kimseye... can derdine düşenler bakınamıyorlardı bile can'lı kalanlara... toprak delinmiş, doğurduğu her şeyi içine çekmişti... sokaklar tersine dönmüştü...
şehrin dağlarına doğru yollandı sağ kalanlar... duvarları kalmayan evlerin yere dökülemeyen, kıvrımlanamayan perdeleri uçuşuyordu toz ve dumanların karıştığı yerde... yılların tüm hatıraları, incikler-boncuklar-biblolar- özenle tozları alınıp sakınılırken, oncası şehrin dibinden gelen suyun içinde batıyordu... dağlarda öbek ateşler görünebiliyordu yıkıntılardan, ard'a bile bakamayanların ateşleri, tek ışıktı... tüm fotoğraflar duvarların arasına sıkıştı...
...
ertesi günlerde yardıma gelinmişti. sahalara uçaklar iniyor, kutularca ilaç ve yiyecek atılıyordu gökten. hiç bir yere gidemeyecek olanlara barınaklar inşa ediliyordu, kumaşlardan... toprağın çekemediği bedenlere ulaşılmaya çalışılıyordu, eşelenerek toprak... kimse cümlelendiremiyordu hiç bir şeyi... toprağın yetinmediğini düşünenler korkuyorlardı, gözlerini kırptıklarında kalplerinin atışı bile sallantıyı benzeştirdiğinden uyuyamıyorlardı...
...
uzak ülkelerin, görüntü aktarıcıları akın etti şehre. kameralarla dolanıp, kaybedişin görüntülerini aktarıyorlardı kaybetmeyi bilmeyenlerin yaşadıkları şehirlerin alıcılarına... betonların ters döndüğü sokağa doluştukları, bir hikayeden diğerine hızla geçtikleri... bir anda, sokağın başında... 18li yaşlarında bir genç belirdi... sokak dondu... tüm görüntü alıcılar ona çevrildi... yüzü yere bakıyordu... yıkıntıların berisinde oturanlara yanaştı... sırtındaki çantasından, oturan sayısı kadar çorap çıkardı, kaç çocuksa çocuk, kaç büyükse büyük çorabı... hiç bir kameraya bakmadı... sokağa uzanarak, uçtu, gitti...
...

Perşembe, Mart 29, 2007

yağ satarım, bal satarım...


kaynakların transferine -bir taraftan alıp diğer tarafa vermeye- dayanan sistemde,

ses çıkarılmadığı sürece elindekini almaya,

ses çıkma ihtimali olanlarda ise ses kaynaklarını yok etmeye,

seslerini çıkaranların ise seslerini kısmaya,

dayanan sistemde...
ellerindekileri daha da artırmak istediklerinde y a d a ellerindeki azaldığında ellerinde bulunanları tekrar görmek istediklerinde...
70'li yıllarda gerek kamuda, gerekse sanayii'de biriken emeklilik fonlarına 80'lerde göz dikilmeye başlandı, Şikago Boğaları Şili'ye aktılar önce, pilot bölge misali, 'başarı' 90'larda diğerlerine de yöneltti...
"gelecek kaygısı" olmadan yaşanan hayatın, geleceğe ulaştığında kaygılara bürünmesi
resim, meksika'dan, devletin "yeni" emeklilik sistemi reformuna tepki verenlere saldırmaya hazırlar'a, şeker satan bir çocuk...

Çarşamba, Mart 28, 2007

Aynı suyun kenarına susamışlığa inmiş gibi...

dîvanım dîvaneliklerle dolu
diyordunuz, indim ağır ağır
dimdik merdiveninden zamanın,
bir ses verin bana, diledim,
bir başlangıç sesi verin dedim
ve dinledim: Bir tüy düşürün
kanadınızdan bu ülkeye, başka
ülkelere uçup gitsin ince usul
kurduğunuz nakış, dediydiniz,
bir tüy ki değdirsin şehirleri
birbirilerine, açsın sesleri
seslere bağlayan giz kilidini,
dağıtsın anlama bürünmüş tüm
anlamsızlıkları, sırrınız size
kalsın, sizde kalmasın sakın,
yaptığınız resimden artık sakının.

Kan kokusu, demiştiniz yüzünüz
yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz
son ses, son anahtar, son korkusuzluk;
söyledim ve hiçbir şey elde edemedim,
doğru; sustum ve kazandıklarımı
ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım;
doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu
ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden
aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler,
silinecek harflerim, parçalanacak taş
tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah
kalacak dîvane dîvanımın kâğıtları:
Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden
külliyen külüm.

cevaben,


bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için.



yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça.

Düş de, gerçek de “kor”un içindeydi, zaten… hangi ‘kıyı’larda biteceğini ancak kestirerek çıkılan yolların içinde bazen ‘durarak’, bazen ‘çıplaklaşarak’, bazen ‘yine durarak’ –nefeslenmek üzere, fırtınanın karşısında yön yitimini önce idrak etmek ve sonra tekrar yerine yönlendirmek üzere-, ama sonunda ‘tek kıyılı’lıkta olunduğunun anlaşılmasıyla…

istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...

tarihlenmek ve soyunmak… tanıklanmak ve sözlendirmek… adına…

her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile...

rüzgar, kor’a değer, üzerinden eser, akar; değer ama yanmaz, eser ama yanmaz, akar ama yanmaz…
selam,
-----------------------------------------------------------------
Uzun bir güzergâhın anayolunu belirlemek çok zor olsa da: İoakim ve Andronikos'la (Uzun Sürmüş....), Bilge Karasu'nun 14.07.1995 de kaybıyla başlandığı açık bu bâb-lara.
Sesin kendini bulması sırasında, İsa'nın son günleri, Virgina'dan mektuplar gibi birkaç zayıf ses ünlemeye çalışmış "durak"ta. Gidilecek bir yön olduğunu bilerek "dur"arak.
"Giden"in -Belki de Filistin- ardından düşen tohum kendini uzun süre bekletmiş içerde kendini. Aylar sonra rayına girilecek ana-hat burdan harlanıyor olsa gerek. Schubert'e bir dip not.
Ana yol 24.12.2005 tarihli postla bulmuş gibi pusulasını. Sonrası, ondan sonrası, pusulanın çıldırtıcı yönlere uzandığı sonrasız bir kıyamet habercisi gibi.
Bunca uzun süre diye soruyorum kendi kendime, "kor"u bunca uzun sürmüş bir yangını elinde tutabilir mi insan? Dahası içine girip soyunabilir mi?
selam,

Salı, Mart 27, 2007

bir köşe yazısı üzerine...




...'li bir annenin işkencedeki oğlu için yazdığı şiiri okuyor. "Cesedini istiyorum Oğlum" diyor anne, "çünkü ancak o zaman emin olacağım acılarının bittiğine."






kısa bir "kendini yerine koyup, hissetmeye çalışma" anını bile "itelemeye, ötelemeye" çalışırken, bizler... o kısacık an' bile dayanılmaz oluyorken...


zamanla körleşmeye çalıştığımızı farkettiğimizde, bizler, sıradanlaştırdığımızda artık, körleşmişizdir artık...






"insanın içini karartan", "karamsar" gibi sıfatlara maruz kalmak...
"gerzek polly anna"vari sırt okşamalara, "diğer taraftan bakmak" yönteminin işe yaradığı "inancına" sahiplerin pembe-beyaz öğütlerine, kısmi hisseden-kısmi düşünen-kısmi algılayan-kısmi anlamlandırabilen'lerin aslında görmeye-bilmeye korkar halde -oysa ki ne de meraklıdırlar- her an "kaçmaya" hazır tavırlarına...
maruz kalmak...
oysa ki, tanıklıktır
tanık olmaktır
hayat, aslında aynalardan geçmek, değil midir?
bir tirad. "...
kaldırın tüm aynaları
kaldırın gerçeğine bulaşamamış tüm suratlarınızı
acıların bile yaşanırlılığına karşı duvarladığınız korunaklılığınızı
ne kadar da oynak aslında zemininiz... cam fanuslar tokuştuğunda kırılacaklar, farkındasınız.
ey,
ezikliğini de, eksikliğini de dillendirmeye korkan, dillendirenden kaçan...
en son ne zaman baktın, duvarındaki aynana...?"

Pazar, Mart 25, 2007

toprak, emse de kanı,
ellere siner, yüreğe iner,
ırak

Cuma, Mart 16, 2007

puslu manzaralar...


doğmak
doğduğunda ağlamak
korunaklılığının bildikliğiyle annenin kalp atışlarını hissetmeye devam etmek
güvenceliliğini hissetmediğin anda çırpınmak
sonra
sonra
emeklemek
sonra
yürümek
sonra arkadaş edinmek
sonra
annenle birlikte pencere önüne dayalı sedirde babanı beklemek
sonra
olmasını istediğin ama olmayanlarla tanışmak
sonra
sonra büyümeye başlamak
karşı çıkmak
karşı çıktığında ne olacağını öğrenmek: yani düzene girmek
sıraya geçmek-sırayı bozmadan sıraları bozmaman gerektiğinin öğretildiği tahta sıralara geçmek-düzgün ayağa kalkmayı-düzgün selam çakmayı-düzgün edilgenliği öğrenir olmak
sonra
sevmek
sevdiğince tercih edilmediğini farketmek
sonra
sevmek
yürütemeyecek katılıkların olduğunu farketmek
ayrılmak
sonra
sonra
dokunmak isteyişlerin tümünün "bir daha hiç görmeyecek olmalara" gebe olduğunu...
sonra
sonra
artık tüm sorularının yanıtlarının karşında olduğunu görmek
direnmenin ve mağlupluğun
haykırmanın ve otoyolların
çığlıkların ve sözsüzlüklerin
hayatın kendisiyle-sana "gelenlerin" ayırdlığının
...
...
...
...
...
...

Salı, Mart 13, 2007

amazon'daki karıncalar

fotoğraf, amazon bölgesinde catterpillar' öncesinde madenlerin nasıl işlendiğini gösteriyor. eski bir fotoğraf. karınca gibi görünenler insan...



altmış anayasasında sendikalaşmaya izin verilmişti. bu, o dönemde belirlenen stratejiyle uyumluydu: kentli endüstriyel işçi sınıfının yaratılması, kent ve kent-yakın bölgelerde sanayinin kurulması, yakın piyasaların tüketme-gücüne ulaştırılması... sermaye ile emek arasında bir uzlaşı doğmuştu, o tarihsel mutlak karşıtlığa rağmen...
devir döndü, bu uzlaşının yeterli olduğu kanaatiyle 80'de darbe geldi. sendika liderleri tutuklandı, işkencelerden geçirildi, sendikalaşma yasaklandı, görece daha ılımlılığa geçildiğinde de farklı stratejilerle sürdürüldü, sendika liderleri statükonun içine çekildi, milletvekili oldular, pasiftiler, güçsüzdüler, edilgendiler, işçi kesimi atomize edildi, parçalandı, korkudan, ekmeksiz kalmaktan, güvencesizlikten, ne yapacağını bilememekten, yanlız ve desteksiz kalmaktan...
sokaklara çıkanlar coplandı, işten atıldı, alnının teriyle, ellerinden çıkan meta'ya gittikçe yabancılaştırıldı, nesneleşti, değersizleşti, iş mahkemeleri, iş hukuku hep aleyhineydi...
fabrika'da, bir işçi tuvaletin kapısına aylık muhasebesini yazmış....
aylık ev kirası
telefon-elektrik-su
çocukların okul masrafları
aylık mutfak masrafı
toplamış
aylık gelirini yazıp çıkarmış
edilgenleştirme
pısırıklaştırma
eli-kolu bağlı bırakma
ümitsizleştirme'de ulaştıkları başarının örneğidir, diye anlatmak istedim.
tuvaletin arka kapısına atılan bir çığlık
amazondaki karıncalar gibi...

Perşembe, Mart 08, 2007




işyerlerinde girişteki güvenlik elemanlarının ellerinde pembe karanfiller vardı bugün, KADIN çalışanların ellerine tutuşturdukları,
sevgilisine çiçek yollayan/alan erkekler gevrek gülüşleriyleydiler,
bugun kadın oluşluğun kutlu günü değildi oysa ki,
cinsiyet üzerine faşizmini dayatanlara, beden ayrımcı egemenlere, ard'da bırakan tarihsel ölümcül yaşanmışlıkların sürgitliğine,
çığlık günüydü oysa ki,

Çarşamba, Mart 07, 2007

by Tolstoy...

The truth was, that life was meaningless. Every day of life, every step in it, brought me, as it were, nearer the precipice, and I saw clearly that before me there was nothing but ruin. And to stop was impossible; to go back was impossible; and it was impossible to shut my eyes so as not to see that there was nothing before me but suffering and actual death, absolute annihilation...

Pazartesi, Mart 05, 2007

Pazar, Mart 04, 2007

vahşet mimarları...

sümsükleştirilmek
suskunlaştırılmak
ilkesizleştirilmek
iliksizleştirilmek
hiçbir eylemin sonuç vermeyeceğine, aksine vücudundan bir parçanın, ruhundan parçaların ayırılabileceğini örneklendirerek inandırmak, pısırıklaştırmak
el ile, emek ile, yürek ile, ter ile yaratılan tüm değerleri değersizleştirmek

korkutmak
korkuyu her yere, her sokağa, her umuda, her ilişkiye, her söze, her kitaba, her görüntüye, her ezgiye şırınlamak

korkutmak

bilhassa öldürmek, bilhassa iğdiş etmek, bilhassa yaralamak, kısır bırakmak, aciz bırakmak








yap ki güc'e tehlike oluşmasın...,



vahşet'in mimarları, hala oradalar...

Cumartesi, Mart 03, 2007

Cuma, Mart 02, 2007

...

guatemala, sadece kadın oldukları için şiddete maruz kalan ve ölen kadınların resimleri... resimlerde kalanlar...





............................................................................

günlerdir, aylardır, yıllardır,
"bir daha hiç göremeyecek" olmanın duygusunun korkusunu tahayyül ediyorum. son günlerde seyrettiğim tüm filmler, sanki seçilmişler gibi bu korkuyu yansıtıyor bana, ya da, düşünce, odaklandığında daha belirgin seçer oluyor... annesi kardeşini doğururken ölen kız çocuğu, kardeşinin yüzüne eğilerek "katil" diyor... israilli askerlerin, düğün ertesi sabahında anne-evine uğrayan gelini öldürmeleri sonrasında kardeşini yerde sarıp sarmalayan filistinli, haykırıyor, göğe bakarak... işkence gördüğü için ciğerleri ödem yapıp ölen adamın oğlu, "bir daha hiç gelmeyecek" diye ağlıyor... "bir daha hiç göremeyecek olmak"...


korku kendi memesini emerek, büyüyor da büyüyor...

Perşembe, Mart 01, 2007

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Salı, Şubat 27, 2007

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Pazar, Şubat 25, 2007

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Cuma, Şubat 23, 2007

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Pazar, Şubat 18, 2007

Cumartesi, Şubat 17, 2007

Cuma, Şubat 16, 2007

Perşembe, Şubat 15, 2007

Çarşamba, Şubat 14, 2007

l.c.

yara izi, sözcük ete dönüştürüldüğünde meydana gelir...

Pazartesi, Şubat 12, 2007

oğul odası...


kaşmir'de bir gözyaşı...

Pazar, Şubat 11, 2007

Cuma, Şubat 09, 2007

Perşembe, Şubat 08, 2007

Çarşamba, Şubat 07, 2007

Salı, Şubat 06, 2007

Pazartesi, Şubat 05, 2007

Pazar, Şubat 04, 2007

oysa ki...

yazmadığın bir hikayede
uzun
ya da kısa vadede
az bir az keşfediyorsun, öteki olabilmeyi, yerine koyabilmeyi, geride durabilmeyi... öğreniyorsun

oysa ki diyerek çıkarmaya çalıştım,
günlerdir boş sayfalar,
çıkaramıyorum.
bahara tanışıklı gökyüzüne,
"kentin karalığı"nı çevreleyen gök aydınlığına,
cıvıldaşan -sokağımda yok çocuklar, ama olan bir sürü sokak olduğu eminliği ile- çocukların gülyüzlülüklerine,
tam şu an özsuyundan sıyrılıp hayata tanışan bir tay'ın, kabuğunu gagalayıp hayata çıkan bir serçe'nin doğuşlar'ına,
'bir elmanın ikiye kesilip, bir parçasının bir başka ele uzatıldığına' eminliğime
rağmen
rağmen
girdaplığı ve karalığı ve katranlığı ağır basıyor, "görünen ve duyulanın"
içine doğulan bu dünyanın iyiye gitmeyecek, değişmeyecek olmasının yarattığı ümitsizliği
her an, her an sıkılan bir kurşunun alıp götürdüğü bir soluğun olacağını biliyor, bilecek olmanın -neden her soluğun ölüşü içimden bir soluk koparıyor, kim olursa, kuzeyde, güneyde, doğuda, ...?- yarattığı ümitsizliği
... bırakıp kaçamıyorsun,
yazmadığın bir hikayede... karşıdan bakıyorsun, herşeye yıldızlardan daha uzak daha uzak...
taşıyor, bu beden, bu ruh
artık hiç bir şey besleyemiyor
artık hiç bir şey yeşertemiyor

Cumartesi, Şubat 03, 2007

oysa ki,



oysa ki,
biliyorduk
"su gibi akmak"ın ne demek olduğunu...
1 is 1
1 are 2
you are me
i am you
tango'sunu dinlediğimiz her anın "tek"leşmeye açıklandığını...
ateşler, uçuşmuştu
rüzgar, yanmıştı
gök, akmış
sular, delinmişti
...

Cuma, Şubat 02, 2007

oysa ki,


çanağımızda,

çömleğimizde,

çıkın'ımızda,
beslenme çantamızda,
yüreğimizde,
hep, iki elma vardı...
aldığımız tad'ın, karşımızdaki de o tad'ı aldığında katmerlendiğini ne de iyi bilirdik...

Perşembe, Şubat 01, 2007

oysa ki...



oysa ki,
akşam üzerleri,

eve dönüşler,
gölgeler el'el'e tutuşurken...


oysa ki,
mahallelerde, sokaklarda çocuk sesleri...




babamın ellerimi tuttuğunu,
annemin ellerimi tuttuğunu,
hatırlıyorum