Cuma, Mayıs 16, 2008

rad, 11. ayet (gökgürültüsü)

Allah, bir toplumun kaderini, onlar iç dünyalarını değiştirmedikçe değiştirmez.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

anı topla, yaşadığınca...
anılar topla, yaşadığın sürece...
anılar toplayın, yaşadığınız sürece...

lazım olacak...
ponds'un filmlerinden birinde de vardı o kadın: sinema salonu girişinde o küçük dolap-vari alanda sabah seansından akşam seansına kadar izleyecek-lere bilet satan kadın... oğluyla mı ne sorunları vardı, seans aralarında çıkıp o kulübeden bir şeyler çözmeye uğraşıyordu...
liang'ın son filmlerinden birinde de vardı o kadın: bu kadının bir takma ayağı vardı ve bilet satılan küçük cam aralığının kapağını kapattıktan sonra merdivenlerden 'zamanlarca' çıkışı, tak-tık-tak-tuk... mekan değişişi-aynı mekan içindeliği-başka yerlerin olmayışlıkları-
yirmi yıl önce geldiğim bu şehirde ilk gittiğim sinemada gördüğüm -emek- o kadın da yıllar içinde her defasında gördüğümde, kendi içimde canlandırdığım o yakınlık hissiyle orda durdu hep... ne zaman gitsem o ordaydı...
p. yıllar önce şöyle demişti: 'kendinden daha kötü durumda olanları, kendinden daha yalnız olanları, kendine kattığın acınası durumunundan daha acınası durumda olacağına emin olduğun insanların bulunduğu yere, bu yüzden gidiyor olmayasın..?'
'kabul görülebilirliğin yok oluşlukla arttığı bir yer olduğunu çok zaman sonra farkedip, söylediklerine bu nedeni de eklemiştim gerçi, ...'
dışarıdan, film seyretmeye gelenlere bilet satan kadınlar neden geldi aklıma durup dururken...
her gün, her gündeki o her saatin bir öncekinden farksız olması nedeniyle mi?

Perşembe, Mayıs 01, 2008

burası kiev,



burası moskova,
burası kalküta,

burası atina,














burası bağdat,










burası da istanbul

Cumartesi, Nisan 26, 2008

"le paradis, l'enfer, le purgatoire"


in existence, in patience
my heart watches, my heart wilts
a shadow follows the former me
in patience, in existence
i lost myself while searching
i once was, i am still
i was not
i am no more
i lost myself while searching
in wanderings, in dreams
night kills me,, day brings me back
day is lost, life grows short
in dreams, in wanderings
in hope, in waiting,
i dream of life, yet live in dreams
i hide my heart, i blame my heart
of living no more, of dreaming still
in waiting, in hope

Pazar, Nisan 13, 2008

bir küçücük aslancık...




bir küçücük aslancık varmış
çöllerde ko ko koşar oynarmış

babası onu çok severmiş
sen benim ca ca canımsın dermiş

aslan baba harbe gidince
küçüğün ra ra rahatı bitmiş

aslan baba harpte vurulmuş
küçüğü çö çö çölden kovulmuş

...........................................



p.m. iki gündür 98 yazılarını kopyalıyor. söylemek istediğini daha önce yazmış isen söz-cümleleri değiştirmeye girişmenin anlamı yok ki... blog'lanalı beri bu üçüncü yazı... ikincisi 'sokaklar daraldığında' imiş, yine çocuklukla ilgili anılar. sabahtan beri dilimde o çocuk şarkısı, devamının öyle olduğunu bilmiyordum... büyük aslan harbe gitmedi ve çölden de kovulmuşluğum yok... 'annesi onu çok çok severmiş' diye hatırlıyorum, değil babamdan böyle bir ninni/çocuk şarkısı duymayı, kendisini görmüyordum bile... ondan olmalı...

geçen yıl gördüğüm uçsuz bucaksız çiçek tarlaları yerine, bu yıl 'suçları' anımsattı bilinç-altı...

artık her gün birbirinin aynısı... : Hades kenti mahkumluğu

ve

Hayat,
Hayat tek...



bir sekans: aslında böyle bir günde hiç de seyredilmemesi gerekenlerden...mcqueen ve hoffman'ın papillon'undan...


iki yıllık hücre hapsinde görülen hayallerden birinde, yargıçlar sorar, 'suçunun ne olduğunu biliyor musun?' 'ben suçsuzum' der steve, 'o pezevengi ben öldürmedim', 'hayır' der yargıç, 'sen en büyük suçu işledin, sana verilen hayatı heba ettin...'


........................
But your real crime has nothing to do
with a pimp's death.
Well then?
What is it?
Yours is the most terrible crime
a human being can commit.
I accuse you...
...of a wasted life.
Guilty.
The penalty for that is death.
Geliyorum haziranda, umarim bulusuruz...
O ana kadar da mahkumiyete devam

Pazar, Nisan 06, 2008

'düşman neslini rehabilite etme'

Arjantin'de kayıplar intikam alıyor


1978 doğumlu Maria, 2001'de, DNA testiyle kaçırıldığını belirledi. Solcu anne-babası hapiste ölen Maria'nın annesi yakalandığında altı aylık hamileydi.


BUENOS AIRES - Arjantin tarihine 'kirli savaş' olarak geçen 1976-1983'teki askeri diktatörlük döneminde solcu siyasi tutukluların kaçırılıp yasadışı evlat edinilen bebekleri intikam alıyor. 'Kayıplar' olarak anılan 30 bin esirin gizli işkence merkezlerinde doğurdukları yaklaşık 500 bebekten biri olan Maria Eugenia Sampallo Barragan, sahte ailesine açtığı davaya kazanıp bir ilke imza attı. Kayıpların çocuklarıyla ilgili açılan ilk davada, Sampallo'yu yasa dışı yollarla evlat edinerek büyüten 60 yaşındaki sahte anne Maria Cristina Gomez Pinto'ya sekiz yıl, 65 yaşındaki eski kocası Osvaldo Rivas'e yedi yıl, bebeği çifte teslim eden emekli subay Enrique Jose Berthier'e 10 yıl hapis cezası kesildi. Mahkeme Sampallo'ya 'Eugenia Violeta Rivas' sahte adıyla düzenlenmiş kimliği de iptal etti. İnsan hakları örgütlerine göre kirli savaş sırasında tutukluların gizli merkezlerde dünyaya getirdikleri 500 kadar bebeği 'düşman neslini rehabilite etme' adına asker aileleri ya da yakınlarına yasa dışı yollarla verilmişti.
'Büyükanneler' yardım etti 1978'de doğduğu tespit edilen Sampallo'nun intikam süreci ise 2001'de başladı. Sampallo'nun babası Leonardo Ruben Sampallo ve annesi Mirta Mabel Barragan Aralık 1977'de solcu muhalif oldukları gerekçesiyle tutuklanmıştı. Mirta tutuklandığında kızına altı aylık hamileydi. Maria Sampallo, 1977'de kurulduğu günden beri kayıplara ait çocukların yüzde 88'nin gerçek kimliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan sivil örgüt Plaza de Mayo Büyükanneleri'nin yardımıyla gerçeklere ulaştı. Ailesi hapiste öldüğünde Berthier, bebeği Pinto ve Rivas çiftine vermişti. Sampallo 2001'de DNA testi yaptırarak kendi değimiyle Pinto ve Rivas'ın gerçek ailesi değil 'kendisini kaçıranlar' ve 'hayatını çalanlar' olduğunu kesinleştirdi. Ardından sahte aileye 25 yıl hapis istemiyle dava açtı ve amacına ulaştı. "Bunlar benim ailem değil, onlar beni kaçıranlar, beni onlara bağlayan duygusal bağ yok" diyen Sampallo, elindeki fotoğraftaki biyolojik ailesini gösterip ekledi:
'Beni aldattılar, aşağıladılar...' "Benim ailem bunlar. Resmi bir bir evlatlık sözkonusu değil. Bu insanlar sahte doğum tarihi, yeri ve belgeyle beni kendi kızları gibi kaydettirdi. Kendi kendinize sorunuz; kaçırılmış bir bebeğe sürekli kendi kökleri hakkında yalan söylenmiş, her gün kötü davranılmış, aşağılanmış ve aldatılmış olsun. Bütün bunları yapan kişi sevgiyi bilebilir ve hissedebilir mi? Ben derim ki, hayır." Hapiste doğan bebeklerden olup 2003'de kendi gerçek kimliğini öğrenen milletvekili Victoria Donda da kararı "Umarım her bir mahkumiyet kararı gerçeğin inşasına yönelik bir adım olur" diyerek alkışladı.

Perşembe, Nisan 03, 2008

öyle işte...


baya bir önceydi...


kahraman ünvanı alan bir kente sürülmüştük... siyasi görüşünden dolayı sürülen binler/onbinler/yüzbinlercesinden değildi babam... nöbet gününde zuladan amonyak ikramıydı çocukluğumun kentinden, ganita'nın yan tarafında o deniz kenarından, yukarıdaki okulun penceresinden sallanan ellere bakarak gözyaşlarıyla kopmama neden olan... tüm sevgilerim orada kalmıştı....

temel ideoloji belliydi benim için: sorgusuzluk.

doğdugum yıl muhtıra verilmiş

bir, iki yaşındayken üç genç asılmış -otuz küsür yıl sonra tivide dizisini yaptılar, söylenenlere göre baya ağlayan olmuş, -hiç girmeyelim o gözyaşlarına, duygu sellerinde dolananlara- erdal için de yaparlar mı acaba, -hani kemik yaşının onsekizi geçtiği söylenen erdal, o raporu veren adli tıp görevlisi yaşıyor mudur acaba, ya da nasıl içselleştirmiştir o imzasını, düşünsenize, bir imza atıyorsun ve bir çocuk öldürülüyor- o zaman da haberdar olunur mu kara tarihten, bu arada erdal'ı asan adam dün itibariyle marmaris dolaylarında bir okulu gezmiş, sekiz yaşında kravatı açık bir çocuğu eşeğe, kravatını da yularına benzetmiş,-

'bir faşist karşısında faşist olmak istemek' diye bir duygu tanımı var mıdır ki?

altısını biraz geçtiğimde yollarda geleceğini korumak adına yürüyenlere ateş açılmış, yaşadığım kentin meydanından, yıllarca vakit gecirdiğim, yaşadığım, seyrettiğim meydanından...

saat altıda açılan tivi'deki yirmi dakikalık çizgi filmlerden sonraki haber bültenlerinde o günün taranan kahvehaneleri, bombalamaları, ölenlerin adları soyadları yaşları okunurdu... nefes aldığın hayatta, ...

sonra o adam geldi işte, tanklar heryerdeydi... durmadan konuşurdu... resimleri heryerdeydi...

tanıdığım ilk katil....

... dokuz yaşındayken 'artık insanların ölmeyeceği' söylendiğinde bir çocuğa, sevinir haliyle, ben de sevinmiş olduğumu hatırlıyorum, van'ın hükümet konağındaki konuşmalarından birine gittiğimi de...

işte o sürüldüğümüz kentte, 'dışarıdan gelen' olarak biz üç kişiye, ki gençlik de var ser'de... edebiyat ödevi olarak necip fazıl'ın analizi'ni vermişlerdi, kemal'e... almanca derslerinde kaytan bıyıklı biri 'çırpınırdı karadeniz, akan ... ' -unutmuşum devamını- marş'ını söyletirdi dersinde, o yüzden bilmem almancayı... hatta yağmurlu bir gün, bir önceki akşam okul çıkışında aynı yönde evleri olan biz üç erkek ve üç kız yolda yürürken müdür muavini görmüştü, işte o yağmurlu gün, bir üst'üne yetiştirmiş, müdür de girmişti sınıfa, elinde elli santimlik kalın cetvellerden... teker teker adımızı söylüyordu, kafamıza ellerimize vurarak... 'bundan sonra doğru evlere gidilecek değil mi, nazan', 'bundan sonra doğru evlere gidilecek değil mi, korkut', diye... o kent de aynı dinden olup da, farklı mezheplerden olanların birbirini kıtır doğradığı kentlerden biriydi... insanların yüzlerinde 'nefretin' ne olabileceğini okumayı öğrenmek...

o korkulu geceler ve günler herkesteydi, üniversitede altıgen kantine, üzerimize molotof ve kurşunları attıktan sonra kaçıştığımızda, ilk olarak babamı aramıştım, 'sen de karıştın mı olaylara'ydı ilk sorusu...

yıllar içinde ülkenin karış karış satıldığına tanık olduk, kanuni hırsızlıklarla itidar olanlara, iç savaştan ganimet toplayanlara, ...

bu ülkede kent sermayesi kırsaldan gelenleri istemediği için darbe yapıldı

bu ülkede kent sermayesi emek kesiminin güçlenişi kendi aleyhine döndüğü anda darbe yapıldı

bu ülkede kent sermayesi kendini muafazakar diye tanımlayan sermaye güçlenmeye başladığında ...

ülkemde hiç bir zaman ayrıksı/aykırı düşünenlere 'iyi bakılmadı', o kahraman ünvanını alan kentte lise sıralarında otururken bilmem nerede sırasına Ş (orak'a ve çekiç'e benziyor diye) harfini çiziktirdi diye 'alıkonan' yaşdaşımızı okuduğumuzda da, denizlide bir vergi memurunun çekmecesinde lennon'un imagine'inin türkçe tercümesi bulunduğunda soruşturma açıldığını duyduğumuzda da, öğretmenleri gitmesi diye gösteri yapan ortaokul kızlarının toplandığını gördüğümüzde de, bir de manisalı çocuklar var, o manisalı çocuklar...

hiç bir kimse, hiç bir grup, hiç bir iktidar şu ana kadar yapılanların daha ötesinde bir şey yapabilir mi ki?....

Cuma, Mart 21, 2008

uzaklaşıldıkça 'genç' olunan yaşlardan, daha bir sıkı tutulur olur diğer el...

'bırakma' sözü yerine geçer kavrayış...

nice daha 'eller' tutulabileceği düşüncesiyle 'değilen', 'harcanan' eller yoktur artık....




.

Pazar, Mart 16, 2008

pazar pazar

eskiden, ülke insan sayısının onda birinin, yirmide birinin desteğini alan ters söylemcileri kovarlardı o ülkede paylaşım arenasından... şimdi de iki kişiden birinin desteğini alan adamları kovmaya çalışıyorlar... o ülkeye zarar verenler sıralamasında en aşağıda yer alabilecekler oysa ki... ilk sıradakiler hala gevrek gevrek gülüyorlar ya da anıtlarla süslendiriliyorlar iken... üç-dört yıl önce ilk sıradakine adana-seyhan'da bir savcı dava açmıştı, yirmibeş yıl sonra, yirmibeş yıl önce yaptıklarına dair... sürdüler savcıyı... o zaman zarar ziyan sıralamasındaki yer belirleyici olamaz...

paylaşım arenasında zamanında 'pay'lanmışlar, 'pay'larının 'başkaları'na aktarılmasına itirazlanıyorlar... o yüzden gitmeliler...

o kadar ölüme ve acıya rağmen 'ağıt'lar kalıcı olmadı bu ülkede... ne sürülmüş olmanın, toprağından, komşularından, doğduğun, kökleştiğini sandığın ülkenden ayrılmanın hüznü yansıdı şarkılara rembetiko -neşe veren çalgılarına ve ritmine rağmen kulak nasıl da duyar notalara sinmiş gözyaşlarını- gibi, ne tutkulu aşkların sürdürülemezliği karşısında yaşanan ayrılık ya da reddedilişlerin sert ama akan ritimler yarattığı tango gibi, ne de evladını, sevdiğini beklerken okyanus kıyısında 'can alan' denize dualar ederken ağızlardan süzülen fado gibi... ne de kan ve hayat' karışımını yaşamak, direnmek, mücadele etmek adına haykıran, sosa, jara gibi insanlar... ne de ülkesi ikiye ayrıldığında 'ülkem ayrıyken şarkı söyleyemem' diyen feirouz gibi insanlar... oldu bu ülkede... hayatın gerçek, özritmi dışına bilinçli bir çıkıştı bu ülkenin şarkıları...

işte o yüzden, kaybeden sadece ağlar, çığlıklanır bu ülkede... çığlık, meşrulaşır o gibi an'larda... hayatın özritmini balyozlayanlara çığlık atılamaz, ağızlar kapatılır...

bu anlamda kulaklarımdan silinmeyen tek bir haykırış var yarısını aşmış yaşamımda, zırhlı hapishane aracına bindirilip kapılar kapanıp hareket ettiğinde, arkasından 'benim evladım bişey yapmadı, o daha çocuk' diyen manisalı annenin sesi...
.
.
.
oysa ki mart, oysa ki sıcak güneş, oysa ki dallar çiçekli bugün...

Cuma, Mart 14, 2008

. . .



kimi z a m a n ağır basar




Cumartesi, Mart 08, 2008







uzak dur! Sokrat'a baldıran zehirini uzatan kanlı çocuk...


ruhu tırnaklayıp acıtan nasıl bir gerçektir bu?

ben de siz kadar 'ben' idim

ben kadar 'siz' idim:

etimin içine sığınmış bir ruh'um





zehri uzatan kanlı çocuk!

doğan güneşin altındaki parlak teninle fethederken dünyayı,
ruhuna söz geçirmez kanlı nefesinle...
bilmez misin ki gece karanlığı soğuk


ve soğuk titretirken bedenini, fetihlerin anılmayacak bile...


tanrının laneti, ama şeytanın nimeti içinde boğulmuşken, nedir aldığın nefes?


et, kemikten limelenirken toprakta

bilirsin ki

çığlıklanacak ruh, dua edercesine





Cuma, Şubat 29, 2008



herşey bir düşünceden ibaretti....


bedenime girdi sözlerin, tanımaz etmezdim,
'hep yanımda ol, ... ' kalbinin yaydığı sıcağa kal,
üç vakit bile ömürce olabilirdi seninle,
bu ne telaştır,
futbol oynayan çocukların arasına bomba geldi yahudi kentinden, duvarları aşıp, yirmiyedisi gömüldü,
sırp kenti silaha kalktı yine, yaktı yıktı, pek bir bildikliğiyle, anarcasına eski'sini,
sapır sapır dökülüyor ülkemde yaşayan çocuklar, daha yirmisini bile görmemiş, yarin yanağına öpücük kondurmamış,
'modern' görünümlü kadın resimlerini topluyor plazalardaki memure, sadece forward'layabilme erk'ine sahip hayatınca, o, bu, şu'da eklemeler yapıyor, 'modern' olmayan kadın resimlerini...
korku salıcılar!
neredeydiniz? bunca 'ölüm'lerde...
manisa'daki 12 yaşlarındaki çocuklar konulurken zırhlı araca, annesinin bağırışını niye forwardlamadınız? forward tuşu olmadığındandır.
gücü olmayanın, 'hayata tek bir nefes veremeyenin' tepkiselliğinin aldığı görünümün acınasılığı...
acınası...
yemen'den resim...
nasıl da dimdik!
ve çekingen tavrı ellerinde,
bakışlarıyla bakanı, başkalarına göstermek adına görüntüleyeni iteleyen gözleri...
sımsıkı sağlamlığıyla yüzündeki her çizginin bıraktıklarında....

Cumartesi, Şubat 02, 2008

yüzleş(eme)me









hey Haneke!
amy'i dinle... kendi, dünyayla bağlantı cümlelerini p.m.'den oku, tuvalette dizine koyduğun ekranında... kendi dünyanla bağlantı cümlelerini tut'ma... bırak gitsin, arşivlerde geri dönme şansın var olduğu sürece... arşivler sadece yanabilir, ama birileri bir yerlerde mutlaka tutmuştur, iki görüntüyü, kaset çalarlar kalmasa bile sakla dinlediklerini... oysa hayat, hayat'ın tutulmuyor... gidiyor... nasıl hissettin Beny'i? anne ve babası seninkiler miydi?
ulaştığın yerde, dahasını isterken, eldekilerini nasıl da korursun... eldekilerin... iki-üç vietnam meşesinden vietnamlı ellerin rendelediği mobilyaların... dükkanlara daha büyük ekranlarını gördüğünde takılan gözlerin... o sırada Congo'dan haberleri sunuyorsa ara-haber bülteni, hangisine bakıyorsun?
aslında hiç olmamış, hep koruduğunu sandığınla yüzleşeyazdığında birikimlerini düşün... vardır Congo'da bir tatil mekanı... tehlikeli olsa da git, kurtarır mutlaka avusturya konsolosluğu...
formaldehit gazların yayıldığı kasabada seyirciyken, içini dağlardı seyirciliğin... artık bakmıyorsun resimlere... elma iki parça değil, artığı kalırsa eğer uzatırsın... uzatır mısın?

Perşembe, Kasım 22, 2007

aylardır boğazımda, o düğüm...

yitip gitmekti, yitmeye dairdi, son yazılar...

yittim ve de gittim...
"pencerenin kenarından görülebilen bir ağaç dalının üzerindeki gün aydınlığı bile, yaşamanın güzelliğini, yaşıyor olmanın yüceliğini vurup duruyor yüzüme"
bir dünyanın bir başka yerindeki bir kıymığın ele battığındaki acıyı bile paylaşma isteği değil artık bu... süreklilendirmek... gerek yok artık buna... vicdan' saf'laşmanın önüne geçip orda yer ediyor,
nice yüce seslendiricilere, vuruculara, görüntüleyicilere rağmen ve hatta din'lere rağmen
sürüyor işte
tanık olmaktan çıkıp, gidişlere çözüm veren olamadıktan sonra, sürekli tanıklığın anlamı yok ki...
"yaşam, görebilinen kıyı köşelerinden göz kırpıp dururken...."

Çarşamba, Kasım 21, 2007

sukurov

kadın erkeğini buldu
kasıklarını dağlatabildiği sürece orada kaldı
-modern kadın ise güç savaşımına girdi, "aynıyız, eşitiz... safsata..." anlamsızdı bu-

ne zaman ki döşüne gireni tutamayacağını anladı... kadın döş'ünden çıkana tapındı,
kadın kendi erkeğini çıkardığında döşünden, döşüne dolanandan eksiklendiyse, güç bildi, erk bildi çıkardığını...

rakip bildi döşünden çıkardığının döşleyeceği yeri.... o yeri kendisinin bulmasını gelenekleştirdi... gücünden az olanı yeğledi, yeğlettirdi...
kazanırdı bu savaşı... aksine ise itirazlandı... döşünden uzaklaşana, döşünden çıkardığını da ekleyemezdi...

kadın kendi kadınını çıkardığında döşünden, itirazlandı.... kendine benzeyene nefretlendi... kendine güçsüzlüğü ile bezettiğinde kendine acınasılığını ona yansıttı.... ya da acınasılığını kendi yüzüne aynalıyordu.... kendinden güzellendiğinde ise kıskandı için için...

erkek kadınını bulmadı, hiç bir zaman
erkek hep dölünü bıraktığında oradan kalkıp gitmek istedi.
-modern erkek ise orda kalma zorunluluğunu hissederek kalma nedenlerini güçlendirdi... anlamsızdı bu-, döllendirdiği hep orda kalmak isterken ve döşünden çıkardıklarına güvencelik isterken... kendisi, kendisini aradı döşlediklerinde...


ah sukurov, ahhhh!


güç... idiyse... takiplendirdi... gücünü yitirttirdiyse dışlandırdı....
hele de güçten kesiliverdiğinde... kendi ellerini oğlunda gördü... uzaklaştırdı kendini...
oğul anasıylaydı... gücünü kendine ispatlamaya çalışan baba döşlemeye gittiğinde, oğul nefretlendi... annesini korumaya adadı kendini... babası olmalıyken bu... düşüncesiyle...


erk, erkinin sürekliliğini aradı durdu,

kadın ise hep erki taradı, yanında kılmaya çabaladı, yitirdiğinde erk, erkini, başka erk'lere dolandı...


sukurov'un filminde, oğul'un annesini kollarında taşıyışı, başını okşayışı, diğer filminde baba'nın oğluna sarılışı, oğul'un babası'nı koklayışı....




. . .

Pazar, Eylül 23, 2007

inatlaşma

siyaset, inatlaşmaydı, o ülkede...

o ülkenin kurucusunun ilke ve devrimleri..

(öztürkçesi sakıncalı göründüğü için eski dildeki hali ile kullanıldı, bir tamlama, biri öztürkçe biri değil, -çocuktuk ya; kelimenin içindeki ı harfi i harfi olarak okunduğunda "köpekleşme" anlamına geliyordu, ne dikkat ederdik, etmeyenlere ise sınıfça gülerdik, öğretmenlerin kızdığı bile olurdu)

.. elden gidiyor diyerek "hayat"ları ortadan kaldırmaya yemin etmiş adam'dı, "öncelikli olan toplumdur, birey değil" ya da "mülkiyet, öldürücüdür" diyen insanlara karşı "yaratan ile yaradılan arasındaki ilişkiyi siyasallaştıranları" öne çıkaran,


bir diğeri yemeğe doymayan hırsıyla tomtopak hale gelen ellerini, zorla, başının üzerinde (güya sağ'ı da sol'u da bünyemizde birleştiriyoruz anlamını çıkartmaya ıkınarak) birleştirmeye çalıştıran adam'dı, en fazla din adamı ve kadını yetiştiren okulları açan,

bir diğeri, bir zamanlar "elemanı" olan bu adamın kendisinden fazla yiyiyor olmasına içerleyip onun koltuğuna tekrar tekrar oturma hırsıyla "muhafazakar" yalancı kimliğini bastıra bastıra vurgulayan adam ile en tepe'ye, en tepe'ye, bu da yetmez daha tepe'ye yönelmesi sonrasında yerine geçen kadın'dı, ilk adamın kart-kurtlayarak iğdiş ettiği ötekilere, ikinci adamın savaş ilan ettiği ötekilere, bir de iç nefret yaratarak ötekilerin yaşadıkları yerleri terörize etmek üzere dini alet edenleri destekleyen,



kız öğrenci, peruğunun üzerine siyah hasır bir şapka takıyordu, ceberrut akademisyen sınıfa girdiğinde aşağılayıcı edasıyla çıkarttı onu, arkasındaki militer desteğe güveneceğini bilerek...
okulun girişindeki "kent düzenini, iktidarların iktidarlılığını korumayı meslek edinmişlerin" küçük odasında başlarındaki örtüyü çıkarıp peruklarını takarken açılan kapıdan "hallerini" gördüğümde...
sınıflarda gittikçe küçülen varlıklarını, ancak gittikçe bağlandıkları inançlarını gözlerinde okuduğumda....
iktidarlar pek bir sever, inatlaşmayı... geri adımlar iktidarını zayıflatır zira...
bu yaratılan "yok edişlik" içinde dayanma gücüdür oysa ki, çepherinde dünyevi olanın ötelendiği alanı yaratmak ve sağlam tutmak...

Cumartesi, Eylül 15, 2007

- katli vaciptir, dedi adam, O, o en büyük günahı işledi, diyerek devam etti, mahrumlaştırılsın tez elden, kıyılsın, katl'edilsin...

suçlu olan şunu dedi: - neydi o zaman oturup da çağırdığın, ne kadar güçlü kıldın ki?
- yücelttiğinle, asıl olan arasındaki farkların gerçekliğine mi ayırttın?
- arkaladığının gerçeğini mi gördün de, yıpranmış rüzgar gibi esmektesin...
- hınç ile...
- söyle, ey divan'a buyur edilen...

Salı, Eylül 04, 2007

Pazar, Eylül 02, 2007

. . .

Ölümümüz sonsuzlukla evliliğimizdir.
Peki sır nedir? Allah bir dir.
Güneş ışığı kırılır evin penceresinden girerken
Tıpkı üzüm salkımlarındaki çeşitlilik gibi.
Ama üzüm suyu gibi değil.
Çünkü Allahı'ın nurunda yaşayanlar için nefsin ölümü bir lütuftur.
O ölümü tadan nefs için, ne iyi söyleyin ne de kötü.
Çünkü o artık iyiliğin ve kötülüğün ötesine geçmiştir
...