bir odaya girdim.
oda'ya sen de girdin.
canımın içine eriştin.
Perşembe, Şubat 25, 2010
Pazartesi, Ağustos 31, 2009
sex kölesi

capon askerleri ikinci dünya savaşında en az 200 bin asya'lı kadını fuhuşa zorlamış. şimdi özür bekleniyor. demesi bekleniyor ki, biz önümüze çıkan düşman karı'larının ırzına geçtik, özür dileriz.
isteyenler: AB, ABD ve Kanada Meclisleri.
asyalı bakire kızların, 13, 14, 15 yaşlarındaki asyalı kız çocuklarının ırzlarına geçmek için turlar düzenleyen tur-şirketlerinin %100'ünün faal olduğu ülkelerin meclislerinden çıkıyor bu dayatma...
Çarşamba, Nisan 08, 2009
Cumartesi, Şubat 14, 2009
susanlar....
daha ilk sayfasındayım...
gözyaşları içinde....
daha ilk sayfayı bile bitiremeden bırakıyorum... kapatıyorum sayfaları...
gözyaşları içinde....
daha ilk sayfayı bile bitiremeden bırakıyorum... kapatıyorum sayfaları...
oysa ki bir farenin gözlerinden bahsediyor...
Cumartesi, Ocak 31, 2009
insan masalla yaşamadan edemez ki...
insan masalla yaşamadan edemez ki...
ah Füsun, ah... elinde iki bavul dolusu yazıları olduğunu söylemiştin... gitmeye-yazdığında sana bıraktığını... ve on yıldır,
ah Füsun, ah... elinde iki bavul dolusu yazıları olduğunu söylemiştin... gitmeye-yazdığında sana bıraktığını... ve on yıldır,
öteki metinler'i toparladığında ne sevinmiştim
77 günlüklerini içine eklemiş olduğunu gördüğümde de ne kızmıştım sana
hakkın var mı on yıldır bekletmeye...
...
O, güya,
yok, on dört buçuk yıldır.
ama, burada. burada var.
gençken yazdıklarını matbaya vermişler, şu an basılıyormuş.
aradığımda seni, sesini duyduğumda konuşamamıştım. biliyorsun değil mi arayanın ben olduğumu?
...rüyasına girmişsin,
"O, benim bir parçam, ruhumu içinde taşıyor ve ona eziyet ettikçe, bana eziyet ediyor" demişsin...
"insan ağaç dibinde yetişen bir mantar kadar değersiz değil; umudunu kaybetmesin, geleceği bilindiği halde her seferinde insanı şaşırtıp sevindirerek gelen bahara kendini bıraksın, zamana hiç danışmasın"
"üzülmesin" demişsin.
"o üzülünce benim de üzüldüğümü bilsin" demişsin.
hayatımda sadece bir kere "keşke" dedim. sadece bir kere.
"keşke, sesim çıkabilseydi".
Pazar, Ocak 04, 2009
Perşembe, Ocak 01, 2009
Cuma, Kasım 14, 2008
Pazar, Kasım 09, 2008
Cumartesi, Kasım 08, 2008

yola çıkmalı,
bu edinme savaşı bitmeyecek
tarlalar ürünleriyle birlikte yakılacak
yılgınlık ve geleceksizlik çocukları en ön safhalara atacak
kadınlar doğurduklarının canı yanacak diye, canı yandı diye, canı yitti diye ağlayacak
resim Congo Demokratik Cumhuriyeti'nden,
isyancılar ile hükümetin birlikleri arasındaki çatışma/ölümcül paylaşım oyunu/savaş nedeniyle köylerinden ayrılıp yola çıkanlardan...
yağmur yağıyor
yola çıkmalı:
etinden doğanın canını, kendi canını kurtarmak için yola çıkanlardan...
anchorman u.d. bu çocuklardan birini en büyük kent'e taşıttı,
pembe yanaklı çocukların yaşadığı sokaklarda gezdirtti
fileli etekli kız çocuklarını ona, onu fileli kız çocuklarına göstertti,
kentin 'cumhuriyet' kadınları ağlamaklı ses tonlarıyla, arada hıçkırıklamalarıyla baş okşadılar
sonra o kız çocuğunu, bir iki p.r. (public relation) uzmanının araya girmesiyle şirket eşantiyonlarını eline tutuşturarak
köyüne, geri gönderdiler....
sadece iki an'lığına gözlere baktığında bile, baktığında bile.....
Salı, Ekim 28, 2008
nefesi yasaklamak....
biri aradı... bloglar yasaklanmış dedi... diyarbekir bilmem kaçıncı sulh mahkemesi tarafından....
yanılsama bu yaşadığımız.... izin verilen alanların dışına çıkmaya çalıştığımızda,
ya da izin verilen alanlar içinde 'onların' erklerine kafa tuttuğumuzu sandığımızla ...
oysa ki diyarbekir ölü....
yanılsama bu yaşadığımız.... izin verilen alanların dışına çıkmaya çalıştığımızda,
ya da izin verilen alanlar içinde 'onların' erklerine kafa tuttuğumuzu sandığımızla ...
yaşıyoruz....
farkında mısınız?
kolluk kuvvetleriyle asla uyuşmayacağımızı?
kısa bir alan'cıkta gidip geldiğimizi....
bazıları, bu geri dönüşü 'victory' olarak algılama yanılgısına düşecek....
gerçekten, p.m., f.g'yi içten içe desteklediği için mi hala konuşabiliyor?
duvarlar da mı modernize edildi yoksa.... şeffaflaştığını mı düşündük, toplu ayinlerimizde?
hadiyin ordan....
20 cataflam bile yetmez bu ağrıyı dindirmeye.....
....
(bloglarınzın pdf formatında kopyasını alın, ne olur ne olmaz.... k.e. tekrar gelir bakarsınız....)
Perşembe, Eylül 11, 2008
masumiyet müzesi
masum
masumiyet
masumiyetin yitişi/yitirilişi
masumluğa geri dönüş (yitirdikten sonra geri dönülemeyendir, O)
...
çocukluk anılarını hatırlamaya zorladığını farkettiğinde ardı ardına,
neler var orda?
anne vardır, baba vardır; baba, anneye göre çok uzaktadır...
kare sakızlardan çıkan 'artist' resimlerini toplardık, okula gitmiyordum daha, yıldırım mahallesinin o yeni yeni inşa edilen sokaklarında üst katı kapatılamamış terasında kartlarda çıkan şarkıcıların şarkılarını söyleme oyununu oynadığımı hatırlıyorum, okula gitmediğime göre 5 ya da 6 yaşındayım. beynim neden süzüp atmamış o an'ın kokusunu o denli yıl içinde... o terasın karanlığını ve odun kokusunu...
anadolu'nun doğu ucundaki o şehirde babam polis lokalini işletiyordu, gidip gazoz kapaklarını toplar, soğuk bahçeye bakan balkonda biriktirirdim, annem neden ses etmezdi, hatırlamıyorum, torbalar dolusu olmuştu, gazoz kapakları ile oyun oynayabileceğim birileri olur ise onlara bende ne kadar fazla gazoz kapağı olduğunu göstermek için biriktirmiş olmalıyım...
o balkona bakan pencerenin altındaydı uyuduğumuz yatak, soğuk bir şehirdi, kışları aynı odada yer, oturur, misafir ağırlar ve uyurduk. o balkon penceresi,
...
tepe ışığını açtı baba, gecenin bir vakti,
anne ile oğlu birlikte yatıyordu, yaş 7,
anne, içerek eve gelmiş babaya, akşam üzeri birilerinin onu aradığını söyledi,
baba bağırdı, kimse arayamaz beni,
artırdı gerginliğini baba, silahını çıkardı ve ateş etti.
yatan oğlu ve yatakta doğrularak oturan karısının hemen arkasındaki o balkon penceresinden çıkıp gitti kurşun, pencere parçalanmadı, tek bir kurşun deliği...
taşınana kadar yeni cam taktırılmadı, hep hatırlatmak için durdu orda,
yatağın üzerine çıkıp o delikten bakmaya çalışırdım, gözlerimi birer birer yumarak...
o evin dıştandı merdivenleri, ikinci katta otururduk. iri yarıydı ve merdiven çıkarken ayak ön uçlarını merdivene sürterek çıkardı,
o sesleri duyduğum anda yatağa fırlayıp, yorganın altına girip uyur taklidi yapardım.
evlerde deve tabanı denen çiçekler olurdu, dallanır dallanır büyürlerdi, ya da kauçuk denen ev bitkileri, düz dursunlar diye dikilen bir sopanın ucuna içi boş yumurtalar konurdu, neden... hala bilmem... yan daire komşu çocuğunun o yumurtaları gördükten sonra annesine gidip bizim evde saksıda yumurta yetiştirdiğimizi söylediğini de unutmuyorum, belki 3, belki 4 yaşında...
o doğu ilinden, dedemin en batıdaki iline giderdik yataklı vagon’da. darbe öncesi yılların hızında birbuçuk-iki gün sürerdi (o doğu iline gazeteler bir-iki gün sonra gelirdi). tren yolculuklarının o mistik havasını hatırlamaya çalışıyorum, o çocuk halinde saatlerce ne yaptığımı, gördüklerimi, hareket eden dağların-tepelerin-ovaların, gecenin, gündüzün, yıldızların –şu an seyrinin vermiş olduğu anlamların o zaman da olup olamadığını hatırlamaya çalışıyorum- .... muş’ta simit aldığımızı pencereden uzanıp, evde kızartılan köfteleleri parçalayı simit ile yiyişimizi, çok iri zeytini vardı muş’un, tatsızdı, tatvan’dan feribot’a geçişimizi, japon bir turist’e hello deyişimi, ne utanmışım, hala hatırımda, istasyonlardan birinde o kırmızı kazağı giyen... giyeni... bir başkasına benzeme, büyüme isteğini....
ara metin: -
bunları yazma nedenim şu: o nobel’i almış olan, altı yıl yaşadığım, “yürüdüğünde hangi tahtasından nasıl bir ses çıktığını bildiğim’ evi satın almış ve orayı masumyet müzesine çevirecekmiş. yıllar önce duyduğum bir haberdi: brukner apartmanı, kat 2. kat 1, zehra teyzenin’di.... (2005 aralık blog postlarından birindeki karakter) kitabını çıkardı, masamın üzerinde, pembe bir üstü açığın içinde beş kişi, ... benimbenimbenim masum’lukla yaşadığım son yere masumiyet müzesi kurulması....
kimdir bu dalgayı geçen?
yıllar içinde unutmaya çalıştıkların fazlalaştığında daha mı unutulmaz oluyorlar bunlar, akıl hemen bunlara mı yöneliyor...
masumiyet
masumiyetin yitişi/yitirilişi
masumluğa geri dönüş (yitirdikten sonra geri dönülemeyendir, O)
...
çocukluk anılarını hatırlamaya zorladığını farkettiğinde ardı ardına,
neler var orda?
anne vardır, baba vardır; baba, anneye göre çok uzaktadır...
kare sakızlardan çıkan 'artist' resimlerini toplardık, okula gitmiyordum daha, yıldırım mahallesinin o yeni yeni inşa edilen sokaklarında üst katı kapatılamamış terasında kartlarda çıkan şarkıcıların şarkılarını söyleme oyununu oynadığımı hatırlıyorum, okula gitmediğime göre 5 ya da 6 yaşındayım. beynim neden süzüp atmamış o an'ın kokusunu o denli yıl içinde... o terasın karanlığını ve odun kokusunu...
anadolu'nun doğu ucundaki o şehirde babam polis lokalini işletiyordu, gidip gazoz kapaklarını toplar, soğuk bahçeye bakan balkonda biriktirirdim, annem neden ses etmezdi, hatırlamıyorum, torbalar dolusu olmuştu, gazoz kapakları ile oyun oynayabileceğim birileri olur ise onlara bende ne kadar fazla gazoz kapağı olduğunu göstermek için biriktirmiş olmalıyım...
o balkona bakan pencerenin altındaydı uyuduğumuz yatak, soğuk bir şehirdi, kışları aynı odada yer, oturur, misafir ağırlar ve uyurduk. o balkon penceresi,
...
tepe ışığını açtı baba, gecenin bir vakti,
anne ile oğlu birlikte yatıyordu, yaş 7,
anne, içerek eve gelmiş babaya, akşam üzeri birilerinin onu aradığını söyledi,
baba bağırdı, kimse arayamaz beni,
artırdı gerginliğini baba, silahını çıkardı ve ateş etti.
yatan oğlu ve yatakta doğrularak oturan karısının hemen arkasındaki o balkon penceresinden çıkıp gitti kurşun, pencere parçalanmadı, tek bir kurşun deliği...
taşınana kadar yeni cam taktırılmadı, hep hatırlatmak için durdu orda,
yatağın üzerine çıkıp o delikten bakmaya çalışırdım, gözlerimi birer birer yumarak...
o evin dıştandı merdivenleri, ikinci katta otururduk. iri yarıydı ve merdiven çıkarken ayak ön uçlarını merdivene sürterek çıkardı,
o sesleri duyduğum anda yatağa fırlayıp, yorganın altına girip uyur taklidi yapardım.
evlerde deve tabanı denen çiçekler olurdu, dallanır dallanır büyürlerdi, ya da kauçuk denen ev bitkileri, düz dursunlar diye dikilen bir sopanın ucuna içi boş yumurtalar konurdu, neden... hala bilmem... yan daire komşu çocuğunun o yumurtaları gördükten sonra annesine gidip bizim evde saksıda yumurta yetiştirdiğimizi söylediğini de unutmuyorum, belki 3, belki 4 yaşında...
o doğu ilinden, dedemin en batıdaki iline giderdik yataklı vagon’da. darbe öncesi yılların hızında birbuçuk-iki gün sürerdi (o doğu iline gazeteler bir-iki gün sonra gelirdi). tren yolculuklarının o mistik havasını hatırlamaya çalışıyorum, o çocuk halinde saatlerce ne yaptığımı, gördüklerimi, hareket eden dağların-tepelerin-ovaların, gecenin, gündüzün, yıldızların –şu an seyrinin vermiş olduğu anlamların o zaman da olup olamadığını hatırlamaya çalışıyorum- .... muş’ta simit aldığımızı pencereden uzanıp, evde kızartılan köfteleleri parçalayı simit ile yiyişimizi, çok iri zeytini vardı muş’un, tatsızdı, tatvan’dan feribot’a geçişimizi, japon bir turist’e hello deyişimi, ne utanmışım, hala hatırımda, istasyonlardan birinde o kırmızı kazağı giyen... giyeni... bir başkasına benzeme, büyüme isteğini....
ara metin: -
bunları yazma nedenim şu: o nobel’i almış olan, altı yıl yaşadığım, “yürüdüğünde hangi tahtasından nasıl bir ses çıktığını bildiğim’ evi satın almış ve orayı masumyet müzesine çevirecekmiş. yıllar önce duyduğum bir haberdi: brukner apartmanı, kat 2. kat 1, zehra teyzenin’di.... (2005 aralık blog postlarından birindeki karakter) kitabını çıkardı, masamın üzerinde, pembe bir üstü açığın içinde beş kişi, ... benimbenimbenim masum’lukla yaşadığım son yere masumiyet müzesi kurulması....
kimdir bu dalgayı geçen?
yıllar içinde unutmaya çalıştıkların fazlalaştığında daha mı unutulmaz oluyorlar bunlar, akıl hemen bunlara mı yöneliyor...
Cumartesi, Temmuz 12, 2008
Ondört yıl önce rastladı. Bir gazetenin haftalık kitap ekinde çalışan okuldan arkadaşı Prag'a tatile gittiğinde onun yerine bir hafta gidip gelmişti. Telefonları yanıtlıyor, notlar alıyor, sorumluluk vermedikleri için de orayı burayı karıştırıp kitapevlerinden gönderilen kitap ve dergilere bakıyordu. Rafların arasında okumaya değer diye hissettiği tek kitabı, onun kitabını aldı. Boş iki günde bitirdi kitabı. Hikayedeki iki kişinin arasındaki sırlı konuşmalardan yakınlık duymuştu. O sırlı konuşmaları daha önce hiç duymamıştı.
Ankara yolculuklarından birinde onüç ara öykülü, bir bütün metinli masal kitabını hediye etmişti S. Okumaya değil bitirmeye kıyamadı o kitabı. Ondört yıldır hala bitmedi.
Öldüğünü duyduğunda, tavan sıvaları rutubetten ara ara düştüğü, kırık camından kışları kar tanelerinin içeri sızdığı, yer tahtalarının hangi noktasına basarsa nasıl bir ses çıkacağını bildiği o evinde biryerlerden bulup çerçeve içine aldığı mavi tonlu yüz resminin önüne bir mum yakıp karanlıkta duvarlara sarılarak ağladığını hatırladı. Yıllar sonrasında evinin bahçesindeki havuza giderken eline kitap raflarından geçirdiği o ilk tanışma kitabını alıp da güneşlenirken gerilere döndü.
... yazmak istedi ...
... evine döndü, klavyesini açtı ....
Ankara yolculuklarından birinde onüç ara öykülü, bir bütün metinli masal kitabını hediye etmişti S. Okumaya değil bitirmeye kıyamadı o kitabı. Ondört yıldır hala bitmedi.
Öldüğünü duyduğunda, tavan sıvaları rutubetten ara ara düştüğü, kırık camından kışları kar tanelerinin içeri sızdığı, yer tahtalarının hangi noktasına basarsa nasıl bir ses çıkacağını bildiği o evinde biryerlerden bulup çerçeve içine aldığı mavi tonlu yüz resminin önüne bir mum yakıp karanlıkta duvarlara sarılarak ağladığını hatırladı. Yıllar sonrasında evinin bahçesindeki havuza giderken eline kitap raflarından geçirdiği o ilk tanışma kitabını alıp da güneşlenirken gerilere döndü.
... yazmak istedi ...
... evine döndü, klavyesini açtı ....
Tezer'in, Cesare'nin peşinden O'nun yürüdüğü, kahvesini içerken yazıp okuduğu, dolandığı, kokladığı yolları, kentleri aramaya gittiğini anlattığı bir kitabını okumuştu. Okuduğu o ilk kitapta Turunçlu diye bir yerden bahsediyordu. Haritada aradı, daha detaylılarına baktı. Buldu. Yollandı. Karadan ulaşmayı bilemedi. Denizden uzandı. Yaklaşırken, tekneyi kullanan yaşlı, neredeyse kör denizcinin bir zamanlar O'nu da taşımış olabileceğine eminlikle; kitapta bahsedilen tepedeki evleri görmeye yaklaştıkça yeşil olduklarını farkedip sevindi: kitapta Yeşilevler diye geçiyordu.
Teknenin yanaştığı kıyının yanında sahilden merdivenlerle çıkılan kahvehanelere rastladı. Kahvehanelerin arkasındaki sokaktaki taksi durağını gördü. Bekledi. Bir taksi şoförünün 'bir yere mi gidecektin ağabi?' demesini bekledi. Dolandı. Çay içti. Ayaklarını uzattı. O'nun geçtiği yerler, O'nun konuştuğu, selamladığı, cümlelerine aldığı insanları görüyormuşçasına sevindi.
O'nu bir daha 'hiç' görmeyecek olmanın acı'sını saklarcasına... peşinden gitti.
Teknenin yanaştığı kıyının yanında sahilden merdivenlerle çıkılan kahvehanelere rastladı. Kahvehanelerin arkasındaki sokaktaki taksi durağını gördü. Bekledi. Bir taksi şoförünün 'bir yere mi gidecektin ağabi?' demesini bekledi. Dolandı. Çay içti. Ayaklarını uzattı. O'nun geçtiği yerler, O'nun konuştuğu, selamladığı, cümlelerine aldığı insanları görüyormuşçasına sevindi.
O'nu bir daha 'hiç' görmeyecek olmanın acı'sını saklarcasına... peşinden gitti.
Cuma, Mayıs 16, 2008
rad, 11. ayet (gökgürültüsü)
Allah, bir toplumun kaderini, onlar iç dünyalarını değiştirmedikçe değiştirmez.
Perşembe, Mayıs 08, 2008
anı topla, yaşadığınca...
anılar topla, yaşadığın sürece...
anılar toplayın, yaşadığınız sürece...
anılar topla, yaşadığın sürece...
anılar toplayın, yaşadığınız sürece...
lazım olacak...
ponds'un filmlerinden birinde de vardı o kadın: sinema salonu girişinde o küçük dolap-vari alanda sabah seansından akşam seansına kadar izleyecek-lere bilet satan kadın... oğluyla mı ne sorunları vardı, seans aralarında çıkıp o kulübeden bir şeyler çözmeye uğraşıyordu...
liang'ın son filmlerinden birinde de vardı o kadın: bu kadının bir takma ayağı vardı ve bilet satılan küçük cam aralığının kapağını kapattıktan sonra merdivenlerden 'zamanlarca' çıkışı, tak-tık-tak-tuk... mekan değişişi-aynı mekan içindeliği-başka yerlerin olmayışlıkları-
yirmi yıl önce geldiğim bu şehirde ilk gittiğim sinemada gördüğüm -emek- o kadın da yıllar içinde her defasında gördüğümde, kendi içimde canlandırdığım o yakınlık hissiyle orda durdu hep... ne zaman gitsem o ordaydı...
p. yıllar önce şöyle demişti: 'kendinden daha kötü durumda olanları, kendinden daha yalnız olanları, kendine kattığın acınası durumunundan daha acınası durumda olacağına emin olduğun insanların bulunduğu yere, bu yüzden gidiyor olmayasın..?'
'kabul görülebilirliğin yok oluşlukla arttığı bir yer olduğunu çok zaman sonra farkedip, söylediklerine bu nedeni de eklemiştim gerçi, ...'
dışarıdan, film seyretmeye gelenlere bilet satan kadınlar neden geldi aklıma durup dururken...
her gün, her gündeki o her saatin bir öncekinden farksız olması nedeniyle mi?
Cumartesi, Nisan 26, 2008
"le paradis, l'enfer, le purgatoire"
in existence, in patience
my heart watches, my heart wilts
a shadow follows the former me
in patience, in existence
i lost myself while searching
i once was, i am still
i was not
i am no more
i lost myself while searching
in wanderings, in dreams
night kills me,, day brings me back
day is lost, life grows short
in dreams, in wanderings
in hope, in waiting,
i dream of life, yet live in dreams
i hide my heart, i blame my heart
of living no more, of dreaming still
in waiting, in hope
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















