Salı, Mayıs 29, 2007

doğan haber ajansı...


Samsun Büyükşehir Belediyesi'ne ait Yılanlıdere Çöp İstasyonu'nda annesi Rabia Kanbay'la birlikte atık kâğıt, karton ve plastik toplayan yedi yaşındaki Yalçın Kanbay, geri manevra yapan dozerin altında kaldı. Yalçın olay yerinde yaşamını yitirirken,




















Yalçın Kanbay'ın cesedi, otopsi için

Cuma, Mayıs 25, 2007

Salı, Mayıs 22, 2007

uçsuz bucaksız bir ova burası...

sabahı sarı
günü mavi
akşamı kırmızı
kırmızı
kırmızı
kan
ölüm
öldürmek
öldürme isteği/eylemi
günler öncesinde, ovada susayıp da aynı suya inmiş gibi karşılaşılanın yazdığından......
Öldürmek sanatında ustayız. Sunaktan süzülen de, arenalarda damlayan da kırmızı yaşam sıvısı. Tanrıların gazabından korunmak için akıttığı kanın dışında hazzı kanırtmak için, cinneti yıkamak için yüzyıllarca gövdede aktığı yerden yeryüzüne akıtılmış kırmızı bir şehvet de kan. Sayız ölüm biçimi için sayısız düzenek ve sayısız ritüel icat etmiş şaşılası bir öldürme sanatı tarihi. Bazılarını kan tutar, bazılarını yaşam.
ova, uçsuz bucaksız güzellikte....
bir nefesi alma anındakinin kuruverdiği söz'ün
ne olabileceğini düşündüm durdum durdum durdum
hala yok sözüm hala yok sözüm
neden bir başka nefes'in gidişi nefes olur bir başka yaşam için?

Salı, Mayıs 01, 2007

seyretmek...


her gün yürüdüğün sokağın öyküsü,
bakındığın,
durduğun,
bir an dursana... ayaklarına bak... ayaklarının altında yıllar yıllar önce, artık hiç bir zaman gülemeyecek bedenlerin üst üste yığılı olduğunu... atabilir misin diğer adımını?
adım atabilir misin?
attığında ezileceklermiş gibi gelmez mi daha da...
ya pencerenden baktığında, deklanşöre basmadan, odakladığın nedir?
bir kurşun
bir kurşun
bir kurşun
gözlerine, göğüslerine ... az önce gözüne çarpan kızadamçocukkadın yığılıverdi
yığıldı
az önce
az önce
yaşıyordu
nasıl baktın o pencereden bir daha?
nasıl baktın...

Cumartesi, Nisan 28, 2007

orta sınıfın laneti....


ülke satılırken, sokakları kan göllerine dönerken, on binlerce genç'lerini yitirirken, ...
aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de tren istasyonuna bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da milyonlar sokaklara dökülmüştü, aynı dönemde, akdenizin diğer tarafındaki ülkede de bir bankaya, bir sinagoga, bir konsolosluğa bomba konmuştu, ölenlerin ardından tüm yarımada'da sadece bin kişi tek meydanında toplanmıştı...
koyun , kendisi olmadığı sürece, bacaklarından asılan diğerleri olduğunda, korunaklı fanuslarında çekirdek çıtlatanlar sokaklara dökülüyorlar... ikiyüzlülüğün laneti ...
bütün bir kuşağı ezen, iğdiş eden, bugün sokağa çıkma nedenlerinin tohumlarını atan adam deniz kenarındaki evinde kaşınırken...
"bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz" diyen adam gevrekçe gülmeye devam ederken...
tüm tersanelerini, tüm tarlalarını, tüm ekmek kapılarını, tüm aydınlıkları satan adamın şürekası yeni yeni fırsatlara atlarken...
evinde oturup, kapılarına sekizinci kilitleri taktıranlar sokaklarda...
çok acıklı

Cumartesi, Nisan 21, 2007

nar'a da, incir'e de gazel....

günlerdir aklımdasın


tüm cümlelerimi kuracağım


tüm senin sözlerinin yansıdığını sunacağım


tüm olan'ı da, olmayanı'da gazelleştireceğim...




belki bir masal,



belki zaten soluk...






beklemek gerek...

Cuma, Nisan 13, 2007

sokaklar daraldığında...


sokaklar daralmışlar

evler, o büyük han kapıları gibi kapılar küçülmüşler


çocukluğumun geçtiği ev

bahçe


kerpiç duvarları sarıya boyardı annemle teyzem yazları dedemi görmeye gittiklerinde

açık yeşile boyamış dayım, görmediğim yıllardır,

incir ağacını budamış tulumbanın suyundan beslenen

erik ağacı da-inmezdik üzerinden ertan'la, avuç içi büyüklüğündeki erikleri dalların üzerinde yerdik- kurumuş... yenisini dikmiş, ama o da kurumuş


büyüdükçe küçülüyormuş evler, bahçeler... ne büyük gelirdi o bahçe!



güvercin kafesi aynı yerdeydi, akşam üzerleri taklalar atarlardı

akşam üzerleri taklalar atıyorlar


akşamın sarısı çatının üzerinde renklenirdi

akşamın sarısı sarmış çatıyı


torunlar vardı yıllar önce, dede'yi görmeye gelen

torunları oynuyordu bahçede,


annesinin kollarındaydı

annemin kollarımdaydım

dayım şeker getirmiş gelirken

dedem şeker almaya götürürdü kıraathanenin yanındaki bakkallara


neval teyzeyle sibel abla yoktular sokakta, birbirlerine bağrışları duyulmuyordu, süt ninem de öldü yıllar önce







sokaklar daralırmış, onu öğrendim, insan büyüdüğünde...


çocukluk iyiden iyiye uzaklaşırmış, onu öğrendim, bir yandan yanına çekmeye çalışırken...





Perşembe, Nisan 12, 2007

a r k a n ı d ö n m e k
v e
g i t m e k

Pazartesi, Nisan 09, 2007

toprağın çektiğini beklerken...

Yipingdong kömür madeni, Çin'in Hunan bölgesi... 4 madenci öldü.




Novokuznetsk kömür madeni, Rusya'nin Sibirya bölgesi... 106 madenci öldü.

bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları
bekleme anları

. . .





Çarşamba, Nisan 04, 2007

şehre bir film geldi...

filmlerin ardı ardına ve soluk soluğa seyredildiği yıllarda,
yüzyıl öncesinde dünyayla kurduğu ses parmaklarıyla piyano tuşu arasında olan ve kocası parmağını kestiğinde yere yığılan kadından, kendini bir çingenenin yatağında kurban veren adamdan, başlangıçtaki sözlere takılı kalmış ağaç gölgesinde ağacın kurumasını ve sulama zamanını bekleyen ardı peşi bağıran oğuldan, zamanın döngüselliğinde/aynılığında/hep aynı olacaklığında bir müslüman arnavutu bir sırp kilisesinde barındıran rahipten, bir kıyı kentinde her erkek sevdiğini öldürür" - wilde'dan ilhamlanarak- şarkısını pencerenin gölgelendirdiği kıvrımlarından seyrederek, erkeklerini, seyreden kadından, hayatındaki kadınları bir düş alemine sokup çağıran, onları bağırtarak danslar ettiren güler yüzlü adamdan, çocuklarını düşlediği hayatlarda bulamadığında, gezinirken onları, herkesin keyfi yerinde demeye çalışan babadan, sevgilerin, düğümlerin, eksik kalışlıkların, ölümlerin, yaşamların, olacak olanların, olmalı demişliklerin, bedenlerin, bedenlere can katan, can alan, can eksilten tüm dokunuşların, tanıdık olmanın, ... hayata tanıklığın, karşındakinin duyduğuna, duyacağına aşina oluşlukların, kendine aşinalığın, -damarlarına yöneldiğinde elindeki kesici, ...-kasıklarına dayadığında yanlızlığından ard'a kalanı, ...-bırakıp gitmenin ve bırakıp gidememenin, ...-ceninlenerek uzandığında bilmediğinin göğsüne, ...-karanlıklarda dolanan ellerin, gözlerini yitiriyor olmanın, ... olmanın ... olmanın ...



nasıl da uzar bu sözcükler, cümleler....
....

Cuma, Mart 30, 2007

başlangıcı geçmişin derinliklerinde kaybolan şehre iade-i ziyaret...


şehir yerle bir olmuştu.
ses de, ışık da, nefes de, tüm renkler de gitmişti... haber yoktu... ulaşılamıyordu hiç kimseye... can derdine düşenler bakınamıyorlardı bile can'lı kalanlara... toprak delinmiş, doğurduğu her şeyi içine çekmişti... sokaklar tersine dönmüştü...
şehrin dağlarına doğru yollandı sağ kalanlar... duvarları kalmayan evlerin yere dökülemeyen, kıvrımlanamayan perdeleri uçuşuyordu toz ve dumanların karıştığı yerde... yılların tüm hatıraları, incikler-boncuklar-biblolar- özenle tozları alınıp sakınılırken, oncası şehrin dibinden gelen suyun içinde batıyordu... dağlarda öbek ateşler görünebiliyordu yıkıntılardan, ard'a bile bakamayanların ateşleri, tek ışıktı... tüm fotoğraflar duvarların arasına sıkıştı...
...
ertesi günlerde yardıma gelinmişti. sahalara uçaklar iniyor, kutularca ilaç ve yiyecek atılıyordu gökten. hiç bir yere gidemeyecek olanlara barınaklar inşa ediliyordu, kumaşlardan... toprağın çekemediği bedenlere ulaşılmaya çalışılıyordu, eşelenerek toprak... kimse cümlelendiremiyordu hiç bir şeyi... toprağın yetinmediğini düşünenler korkuyorlardı, gözlerini kırptıklarında kalplerinin atışı bile sallantıyı benzeştirdiğinden uyuyamıyorlardı...
...
uzak ülkelerin, görüntü aktarıcıları akın etti şehre. kameralarla dolanıp, kaybedişin görüntülerini aktarıyorlardı kaybetmeyi bilmeyenlerin yaşadıkları şehirlerin alıcılarına... betonların ters döndüğü sokağa doluştukları, bir hikayeden diğerine hızla geçtikleri... bir anda, sokağın başında... 18li yaşlarında bir genç belirdi... sokak dondu... tüm görüntü alıcılar ona çevrildi... yüzü yere bakıyordu... yıkıntıların berisinde oturanlara yanaştı... sırtındaki çantasından, oturan sayısı kadar çorap çıkardı, kaç çocuksa çocuk, kaç büyükse büyük çorabı... hiç bir kameraya bakmadı... sokağa uzanarak, uçtu, gitti...
...

Perşembe, Mart 29, 2007

yağ satarım, bal satarım...


kaynakların transferine -bir taraftan alıp diğer tarafa vermeye- dayanan sistemde,

ses çıkarılmadığı sürece elindekini almaya,

ses çıkma ihtimali olanlarda ise ses kaynaklarını yok etmeye,

seslerini çıkaranların ise seslerini kısmaya,

dayanan sistemde...
ellerindekileri daha da artırmak istediklerinde y a d a ellerindeki azaldığında ellerinde bulunanları tekrar görmek istediklerinde...
70'li yıllarda gerek kamuda, gerekse sanayii'de biriken emeklilik fonlarına 80'lerde göz dikilmeye başlandı, Şikago Boğaları Şili'ye aktılar önce, pilot bölge misali, 'başarı' 90'larda diğerlerine de yöneltti...
"gelecek kaygısı" olmadan yaşanan hayatın, geleceğe ulaştığında kaygılara bürünmesi
resim, meksika'dan, devletin "yeni" emeklilik sistemi reformuna tepki verenlere saldırmaya hazırlar'a, şeker satan bir çocuk...